3 Nisan 2010 Cumartesi

TERÖRÜN PERDE ARKASI

TERÖRÜN PERDE ARKASI
Herşeyden önce, bu kitapta ele alınan "terör" kavramının günlük lisanda kullanılan terör kavramından daha geniş bir kapsamı olduğuna dikkat çekmek yerinde olur. Güncel Türkçe'deki terör kavramı, genellikle kurulu düzene karşı yürütülen ideolojik ve silahlı mücadeleyi ifade etmektedir. Oysa terör, en geniş anlamda, yoğun ve sistematik bir korkuyu ve bu korkuya neden olabilecek her türlü şiddet eylemini içerir. Bu nedenle, kurulu düzene karşı terör uygulanabildiği gibi, kurulu düzen tarafından da terör uygulanabilir. Ancak her iki durumda da terörün kendisine yöneldiği hedef, dolaylı ya da doğrudan halkın kendisi olmaktadır.
Bir terör örgütü, halkı kendi yanına çekebilmek için terör uygular: Elde edeceği korkunun kendisine güç vereceğini, bu güç sayesinde de halkı, ya da çoğu kez halkın bir bölümünü kendisine destekçi kılabileceğini hesaplar. Gerilla savaşının temelini oluşturan "kurtarılmış bölge" kavramı da budur: Örgütün uyguladığı terörden dolayı dehşete kapılan insanlar, güvenliği yine örgüte sığınmakta bulurlar. Bu zoraki taraftarlar, merkezi otoriteden bağımsızlaştırılmış, yani sözde "kurtarılmış" toprak parçaları oluştururlar. Hedef "kurtarılmış bölge"lerin giderek yayılması ve sonuçta tüm ülkenin ele geçirilmesidir. Çin Devrimi'nin lideri Mao Tse-Tung tarafından geliştirilen ve uygulanan bu gerilla savaşı teorisi, Mao'nun ardından dünyanın çeşitli bölgelerindeki terör örgütleri tarafından da kullanılmıştır. Aynı yöntemin kırsal alanda değil de, şehirde yürütülen versiyonu ise, Vladimir I. Lenin'in çizdiği yolu izler.
Bu sözünü ettiğimiz terör türü, "terör" dendiğinde ilk anlaşılan şeydir ve genellikle "sol terör" olarak tanımlanır.
Ancak bir de Üçüncü Dünya ülkelerinde rastlanan ve kurulu düzenin kendisi tarafından uygulanan bir "faşist terör" vardır. Aslında buradaki mantık, sol terördeki mantığın bir "makro" uygulamasından başka bir şey değildir. Kurulu düzenin sahibi olan devlet, baskıcı bir devlettir; toplumu adaletsiz bir biçimde yönetmekte, yöneticiler kendi menfaatleri için her türlü yolsuzluğu uygulamaktadır. Ve bu yüzden yönetim çeşitli toplumsal muhalefetlerle karşı karşıyadır. Bu muhalefetlerin belki bir kısmı da üstte değindiğimiz türden bir "sol terör"ü kendisine yöntem olarak benimsemiştir. Bu durumda, söz konusu devlet, muhalefetten daha güçlü olduğunu kanıtlamak için yine aynı formülü kullanır: Terör uygular ki, halk kendisinden korksun. Ve bu korku ona güç sağlasın.
"Üçüncü Dünya" olarak tanımlanan coğrafyadaki devletlerin önemli bir bölümü bu tarif ettiğimiz "terörist devlet" tanımına uyarlar. Belki her yıl "terörist devletler" listeleri yayınlayan büyük devletlerle işbirliği içindedirler ve bu yüzden adları bu listelerde geçmez. Ama belki de o listelerin tepesine konan devletlerden çok daha teröristtirler.
Büyük devletler ise, kendilerini başka devletleri "terörist" ilan edecek kadar terörden ari sayarlar, çünkü kendi terör evrelerini aşmışlardır. Terörü, kuruluş aşamalarında uygulamışlar ve bu sayede istedikleri gibi —yani genelde homojen— bir toplum elde etmişlerdir ve artık onu gerekli görmemektedirler. (Fransız sosyolog Ernest Renan'ın da belirttiği gibi, Batı'daki ulus-devletlerin hemen hepsi, toplumlarını homojenleştirmelerine yaramış olan toplu katliamların ve "techir"lerin ürünleridirler.1) Üçüncü Dünya faşizmi, henüz bu evrenin içinde olduğu için terörü kullanmaktadır. Buna karşılık, modern Batılı devletlerin önemli bir bölümü, toplumu yönlendirmek için çok daha sofistike bir yöntem olan propaganda ve eğitimi kullanırlar.
Ancak kimi zaman söz konusu Batılı kapitalist devletlerin de teröre başvurdukları olur. Bunu kuşkusuz Üçüncü Dünya'nın otoriter rejimleri gibi açık açık yapmazlar. Aksine, son derece gizli bazı "terör timleri" oluştururlar. Bunların amacı, kurulu düzenin bekasına, o düzen tarafından konmuş olan kuralları gizlice çiğneyerek yardımcı olmaktır.
Batılı kapitalist devletlerin uyguladığı bu "gizli devlet terörü"nün iki farklı stratejik amacı olur genellikle: Birincisi, tehlikeli rejim muhaliflerinin ortadan kaldırılması ya da susturulmasıdır. Özellikle de düşüncelerinin rejim için tehlike oluşturduğu düşünülen entellektüeller ile siyasi parti ya da sivil toplum liderleri hedef alınır. İkincisi ise, toplum üzerinde etki yaratacağı kestirilen hedeflere yapılacak saldırılarla, toplumu istenen biçimde yönlendirmektir. Yani provokasyon. Provokasyonlarda kimi zaman önemli bir toplumsal figür öldürülür, kimi zaman da rastgele toplu cinayetler işlenir, örneğin kalabalık bir merkez bombalanır ya da topluluk üzerine rastgele ateş açılır. Burada amaç, ölenleri öldürmüş olmak değildir; ölenleri kullanarak toplumun düşüncesini değiştirmektir. Çoğu provokasyon, "sakıncalı" görülen bir adresin üzerine suç atmak için yapılır.
Kısacası, terör, hem devlete karşı savaşanlar, hem de bazı devletler tarafından etkili bir yöntem olarak dünyanın dört bir köşesinde uygulanmaktadır. Amaçlar farklıdır, ama izlenen yöntem ortaktır.
Ancak bu noktada terörün çok ilginç bir özelliği dikkat çeker. Terörü bir yöntem olarak benimseyenler, kimi zaman giderek birbirleri ile pragmatik bir ittifak içine girmektedirler. Çünkü terör, ilk başta bir "ideal" için b~aşlatılmış olsa da, giderek bir mesleğe, hatta kimi zaman oldukça karlı bir mesleğe dönüşebilmektedir. Terörü uygulayanlar, özellikle de devlet adına uygulayanlar, ellerindeki silahın kendilerine sağladığı birtakım "rant"ları elde etmektedirler. Bu noktada, artık idealler kaybolur. Terörün varlığının koruması bizzat bir amaç haline gelir.
Terörün varlığının korunması için de, bir karşı-terörün varlığının korunması şarttır. Eğer sol teröristler olmasa, sağ teröristlerin varlığının bir anlamı kalmaz çünkü. Eğer "devleti yıkmak için çalışan komünist teröristler" yoksa, o komünistlere karşı el altından ya da açık açık savaş yürütsünler diye kurulan sağ terör timleri, varlık nedenlerini yitirmiş olurlar.
İşte bu yüzden, terörizmin dünyası son derece karmaşık ve muğlaktır. Hiç umulmadık ilişkiler hiç umulmadık gruplar arasında yaşanabilir. İstihbarat örgütleri ile terörist gruplar arasında, ya da zıt görünen terörist grupların kendi aralarında beklenmedik bağlantılar kurulabilir.
Ve bu kitap, terör dünyasının perde arkasında yaşanan bu umulmadık ve beklenmedik bağları gözler önüne sermektedir.


İsrail Bağlantısının Anlamı


Kitabı okumaya başlayan okuyucular hemen göreceklerdir: Bu kitapta diğer herhangi bir terör odağından daha fazla, İsrail kaynaklı özellikle de başta Mossad olmak üzere İsrail gizli servislerinden kaynak bulan teröre dikkat çekmektedir. Diğer terör odakları ele alınırken de, bunların sahip oldukları İsrail bağlantısı özellikle vurgulanmaktadır.
Bu nedenle, neden İsrail üzerinde bu denli durulduğu sorusuna açıklık getirmek gerekiyor. Öncelikle terörün kullanımı ile ilgili iki önemli prensibi vurgulamakta yarar var.
Birincisi; terörün gerçek kaynağının devlet bazında oluşudur. Evet dünyanın dört bir yanında "terör örgütleri" vardır, ama bu örgütlerin uyguladığı terörün arkasında devletler vardır. Bir ülkede etkili bir biçimde terör uygulayan bir örgüt, mutlaka başka devlet ya da devletler tarafından destekleniyordur. Modern çağın yegane siyasi birimi devlet olduğuna göre, terör örgütlerini devletlerden bağımsız ve kendi başlarına ayakta duran odaklar olarak düşünmek doğru olmaz. Terör örgütleri, belki kendi içlerinde belirli bir ideolojiye hizmet ettiklerini düşünüyor olabilirler, ama gerçekte devletler arası güç mücadelelerinin birer aracısıdırlar.
Dolayısıyla eğer uluslararası terörün kaynakları aranacaksa, bu kaynakların devletler bazında aranması gerekir.
Eğer bir devlet kendisine yöntem olarak terörü benimsiyorsa, bu onun siyasi bir rahatsızlık ya da beklenti içinde olduğunu gösterir. Bir başka deyişle, eğer bir devlet teröre başvuruyorsa, ya kendisini tehdit altında hissetmektedir ya da ulaşmak istediği büyük bir siyasi hedef vardır, örneğin siyasi bir hegemonyanın peşindedir. Buna karşın, kendisini tehdit altında hissetmeyen, hegemonik hesapları da olmayan bir devletin teröre başvurması beklenmez. Örneğin İsveç gibi "kimseyle başı belada olmayan" bir devletin, teröre eğilim göstermesi pek olası değildir.
Bu iki prensibi göz önünde bulundurarak dünya siyasetine bir göz attığımızda ise, İsrail'in oldukça müstesna bir yere sahip olduğunu görürüz. Çünkü İsrail, terörü bir yöntem olarak benimseyebilecek devletlerin iki temel özelliğine fazlasıyla sahiptir. Kendisini tehdit altında hissetmektedir; çünkü düşman bir Müslüman-Arap coğrafyasının ortasında 4 milyonluk nüfusuyla daimi bir yaşam mücadelesi içindedir. Ayrıca büyük bir siyasi hedefi vardır; kurulduğu günden bu yana, hem söz konusu tehdidi bertaraf edebilmek, hem de kendisine "vaadedildiğine" inandığı toprakları ele geçirmek için Ortadoğu'da siyasi ve hatta askeri bir hegemonya kurmak için çabalamaktadır.
Bu iki faktör, İsrail'i, terörü bir yöntem olarak benimsemeye yatkın devletler listesinin en başlarına açık bir biçimde yerleştirir.
En az bunun kadar önemli olan bir başka nokta ise şudur: İsrail, geniş çapta bir terör programı uygulayabilecek bir güce de sahiptir. Yahudi Devleti'nin Ortadoğu'daki gücü tartışılmaz. Ancak bunun da ötesinde, stratejik hesapları Latin Amerika'dan Uzakdoğu Asya'ya kadar uzanmaktadır (bunu kitabın içinde inceleyeceğiz). Çünkü İsrail, kendi stratejik geleceğinin, yalnızca içinde yaşadığı bölgenin şartları tarafından değil, aynı zamanda tüm bir dünya sistemi tarafından belirleneceğini düşünmektedir. Ve bu nedenle de anılan dev coğrafya içinde, İsrailli profesör Benjamin Beit-Hallahmi'nin "İsrail'in dünya savaşı" dediği büyük mücadeleyi yürütmektedir.
Bir diğer önemli nokta ise, İsrail'in bu "dünya savaşı"nın son derece örtülü bir biçimde yürütmesidir. Terörün kaynağı olmak için en az İsrail kadar önemli "gerekçe"lere sahip olan ABD'nin uluslararası terördeki rolü, daha kolay ve açık bir biçimde görülebilir. Ancak İsrail, uluslararası terördeki rolünü çok daha ustaca gizleyebilmektedir. Bunu yapabilmek için kullandığı en büyük araç ise, "Yahudi Soykırımı" efsanesinin kendisine kazandırdığı dokunulmazlık kalkanıdır.
İşte tüm bu nedenlerden dolayı, mantıksal bir analiz, bizi İsrail'in uluslararası terörde önemli fakat çok az farkedilen bir rolü olduğu sonucuna vardırmaktadır ki, kitabın içinde incelenen somut verilerin ortaya koyduğu tablo da bunu doğrulamaktadır.
Kitabın içinde sık sık vurgulayacağımız İsrail bağlantısının anlamı ve gerekçesi de budur.

Masonik Bağlantı
Kitabı okuyanlar, İsrail kadar bir diğer terör kaynağının daha sık sık anıldığını göreceklerdir: Masonluk, özellikle de örgütün İtalya'da deşifre edilmiş kolu olan P2 Locası.
Bu durum, bazıları tarafından ilk başta yadırganabilir. Çünkü bu örgütün, hümanistik prensiplere bağlı bir elit kulübü olduğunu ve terörle pek bir ilgisi olamayacağını düşünebilirler.
Oysa söz konusu örgüt, büyük siyasi hedeflere sahiptir ve bu nedenle de, tarih boyunca olduğu gibi bugün de terörle ilişkilidir. Kuşkusuz bu durum örgütün üyelerinin hepsi tarafından bilinmez, aksine çoğu bu durumdan habersizdirler. Terör bağlantısını kuranlar örgütü yöneten çekirdek kadrodur, bağlantıdan habersiz olan diğerlerini ise daha "legal" amaçlar için kullanmaktadırlar. Terör bağlantısı, sıradan mason localarından değil, çekirdek kadronun oluşturduğu özel ve izole localardan yürütülür ki, İtalya'daki P2 Locası buna bir örnektir.
Masonluk üzerinde durmamızın bir diğer önemli nedeni ise, örgütü yöneten çekirdek kadronun, bir yandan da uluslararası terörün etkili odağı olan İsrail'le yakın ilişki içinde oluşudur. Masonluk, İsrail kurulmadan çok daha önceleri Yahudi sermayesiyle ve Yahudi politik gücüyle ittifak yapmış bir örgüttür. Felsefi bir ortak zemin üzerinde gelişen ittifak, iki tarafından ortak düşmanı olan kurulu dinlere karşı büyük bir mücadele vermiş ve günümüze kadar da kesintisiz sürmüştür. İki güç arasındaki bu tarihsel ittifak, daha önceki bazı çalışmalarımızda çok ayrıntılı biçimde incelenmişti.
Örgüt, özellikle örgütün P2 benzeri localarda bir araya gelen çekirdek kadrosu, bugün de dünyadaki Yahudi sermayesiyle ve Yahudi politik gücüyle ve buna bağlı olarak da İsrail'le yakın ilişki içindedir. Ve İsrail'in uyguladığı global terörde önemli bir aracılık görevi üstlenmektedir. Kitabın içinde bunun örneklerini inceleyeceğiz.

Terörün Perde Arkası
Tüm bunların ardından, Terörün Perde Arkası'nın İçeriği hakkında biraz önbilgi vermekte yarar var.
Kitap, İsrail gizli servisini inceleyen bir bölümle başlıyor. Bu bölümde Mossad'ın çeşitli eylemlerinin bilinmeyen yönleri ve örgütün diğer gizli servislerle olan ilişkileri konu ediniliyor.
İkinci bölüm, Vatikan'ı konu ediyor. Katolik dünyasının merkezinin nasıl masonlar tarafından dejenere edildiği, "33 günlük Papa" I. Jean Paul'ün örgüt tarafından nasıl ortadan kaldırıldığı ve Vatikan'daki bu masonik etkinin Papalığın Yahudiler'e ve İsrail'e olan tavrına nasıl etki ettiği inceleniyor.
Üçüncü bölüm, mafyanın ve silah tüccarlarının bilinmeyen dünyasından bazı önemli bilgiler veriyor. Amerika'daki mafya dünyasının İsrail'le olan ilişkileri ve İsrail'in Yahudi silah tüccarları aracılığıyla çeşitli terör örgütleri ile kurduğu bağlantılar ortaya konuyor.
Dördüncü bölüm, P2 Mason Locası skandalı ile ilgili. Locanın İsrail'le ve Mossad'la olan ilişkilerine değinerek başlanan araştırma, P2'nin ülke içinde ulaştığı inanılmaz gücü ve yürüttüğü kirli işleri tüm açıklığı ile ortaya seriyor.
Beşinci bölüm, ünlü Gladio örgütü ile ilgili. İtalya'da ortaya çıkartılan ve "rejimin bekası" adına bir çok cinayet ve sabotaj gerçekleştiren ve sayısız yasadışı faaliyet yürüten "kontrgerilla" örgütünün P2 Locası ile olan ilişkisi, P2 üzerinden kurulan Mossad bağlantısı ve mafya bağlantısı ele alınıyor.
Altıncı bölüm, öncekilerden çok daha farklı bir konuya el atarak, dünyanın dört bir yanındaki "antisemit terör"ün perde arkasında kalan bazı şok edici gerçekleri gösteriyor. İsrail'in, "Yahudi kimliğinin bekası için Yahudi düşmanlığına gerek vardır" mantığı ile antisemitizmi nasıl körüklediği ve el altından desteklediğinin örnekleri ortaya konuyor.
Bundan sonraki iki bölüm ise, devlet terörüne kaynaklık eden iki temel ideolojiyi bunların somut örneklerini inceliyor. Yedinci bölüm, Faşizm ile ilgili. Konu, Faşizmin felsefesinin terörle olan "bire-bir" ilişkisi ve çeşitli faşizm örneklerinin teröre olan bağlılıkları. Ayrıca, kitabın genelinde olduğu gibi, bu bölümde de "perde arkası"nda kalan İsrail bağlantısı inceleniyor.
Sekizinci bölümdeki konu ise, öteki uçta yer alan Komünist terör. Marksizmin teorik gelişimi ve SSCB'deki uygulanışında kalıtımsal olarak yer alan terör geleneği vurgulanırken, bir yandan da söz konusu ideolojinin terörün malum uluslararası kaynakları ile ilişkisi ele alınıyor.
Kitapta ortaya konan ilişkiler, bazı okuyucular tarafından ilk anda kabul edilmek istenmeyebilir. Bu kuşkusuz belirli bir "dünya görüşü" ve kazanılmış entellektüel alışkanlıklar ile ilişkilidir. Eğer bir insan, dünyadaki sosyo-politik sistemin tam da göründüğü gibi olduğuna ve hiçbir "gizli yanı" bulunmadığına sıkı sıkıya inanıyorsa, bu kitabı yadırgaması doğaldır. Ama bu önyargıdan kurtularak objektif bir biçimde kitabı değerlendirmesini öneririz.
Çünkü ortaya konan bağlantılar, bir hayli "beklenmedik" de olsalar, son derece somuttur.
İsrail'in Uluslararası
Cinayet Şebekesi: Mossad


Ve Rab Musa'ya söyleyip dedi:
İsrailoğulları'na vermekte olduğum
Kenan diyarına casusluk
yapmaları için adamlar gönder.
Eski Ahit, Sayılar, 13/1

Mossad; tüm dünyada faaliyet gösteren, en gizli, en bilinmeyen, en korkutucu ve belki de en "etkili" istihbarat örgütü... Çoğu kimse İsrail gibi "küçük" bir devletin niçin böyle bir organizasyona sahip olduğunu, ve nasıl olup da onu bu kadar başarıyla çalıştırdığını anlayamaz. Bunu anlayabilmek için İsrail'in içinde bulunduğu sendromları, bu sendromlara yol açan coğrafi, sosyo-politik ve psikolojik sebepleri, ve İsrail'in orta ve uzun vadeli planlarını iyi analiz etmek gerekir. "Süper Güç" ABD'nin haberalma aygıtı CIA'dan sonra dünyada bu kadar etkin tek istihbarat örgütünün İsrail'e ait olması ancak bu saydığımız ve ilerleyen sayfalarda izah edilecek sebeplerden kaynaklanmaktadır.
Mossad'ın global ölçekte 20.000 kişisi faal, 15.000 kişisi ise "uyuyan" (göreve hazır durumda bekletilen) olmak üzere yaklaşık olarak 35.000 ajanı bulunmaktadır. Bu ajanların oluşturduğu örgüt, Şubat 1978 tarihli Time dergisine göre dünyanın en başarılı istihbarat servislerinden biridir. Onu bu konuma getiren üstünlüğü ise, mükemmel bir organizasyona sahip olması ve dışarıdan içeriye sızılmasının mümkün olmayışıdır.
Mossad'dan önce İsrail Devleti'nin istihbaratı SHAI isimli örgüt tarafından sağlanıyordu. MOSSAD'ın kurulmasıyla bambaşka bir yapılanmaya gidildi ve dünyanın en tehlikeli "cinayet şebekesi" oluşturuldu. Bu cinayet şebekesi tüm dünyada mafyayı, terör örgütlerini ve kontrgerillayı örgütledi. Bu konunun ayrıntıları ilerleyen bölümlerde görülecektir.
İsrail'in Mossad henüz yokken gizli kapaklı işlerini yürüten örgüt SHAI'dir ve bu, İbranice "Bilgi (İstihbarat) Servisi" anlamında "Sherut Yediot" kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. SHAI, 1948'e kadar Haganah'ın (Devlet öncesi yahudi ordusu) istihbarat bölümü olarak görev yapar. Ancak İsrail Devleti'nin resmen kurulmasıyla Haganah İsrail Ordusu'nun içinde erir ve dolayısıyla SHAI de izleyen altı hafta içinde görevini yeni kurulan istihbarat servisi Mossad'a bırakır.
SHAI'nin son başkanı Isser Beeri, örgütün son toplantısında yaptığı açıklamada, Ben Gurion'un SHAI'nin dağıtılmasını istediğini ve bunun yerine çok daha profesyonel ve iyi organize olmuş yeni birimler kurulmasını emrettiğini duyurur. Anlaşıldığı kadarıyla olay sadece basit bir isim değişikliği değildir. Artık resmen bir Devlet kurulmuştur ve İsrail, yeni oluşumlar ve yeni hedefler doğrultusunda daha güçlü ve etkin bir gizli servise ihtiyaç duyacaktır.
İşte bu aranılan özelliklere sahip örgüt, 1 Nisan 1951'de Mossad adı ile çalışmalarına başlar. İbranicesi "Ha-Mossad Le-modi'in Ule-tafkidim Meyuhadim", yani Özel Konular ve İstihbarat Örgütü'dür.
Mossad'da ilk Başkanlık görevini, bir hahamın oğlu olan Reuven Shiloah üstlenir. Shiloah, görevi çok kısa sürmesine rağmen teşkilatın temel kurallarını belirleyen kişi olmuştur. Ona göre başarılı bir haberalma örgütü düşmanlarının "kimlik tesbitini" açıkça yapmalı, bunlar hakkında geniş çaplı bilgi sahibi olmalı ve müttefik edinmek amacıyla sürekli bir arayışta olmalıdır. Ortadoğu'da, kendini zorla içine "zerkettiği" coğrafyada, bu sevilmeyen yeni devlet dostuyla düşmanını iyi ayırabilmelidir.
Shiloah'ın kişisel görüşleri kısa zamanda İsrail Devleti'nin stratejileri haline gelir.

İsrail'in Haberalma Organları
İsrail Devleti'nin istihbarat çalışmalarında, Mossad'ın yanısıra bir kaç örgüt daha görev yapmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1. Askeri İstihbarat Bölümü "Aman"
2. İç Güvenlik Servisi "Shin Bet"
3. Yabancı İstihbarat Servisi "Varash Komitesi"
4. Aliyah Bet Enstitüsü

Aman
İbranice adı "İstihbarat Kanadı" anlamında "Agaf ha-Modi'in"dir. Görev yelpazesi Arap orduları hakkında bilgi toplamaktan, İsrail ordusu içindeki güvenliği temin etmeye kadar uzanabilmektedir.
Aman çok iyi organize edilmiş askeri bir birliktir. Altı kademeden oluşur. En etkin iki bölümü "Collection" ve "Production"dır. "Collection" bölümü sınır ötesine ajanlar göndermekten, radyo kanallarını ele geçirmekten, ve gerekli görüldüğü taktirde hedef ülkelerdeki telefon konuşmalarını dinlemekten sorumludur. "Production" bölümünde görev yapan 3.000 memurun temel sorumluluğu ise, yabancı ülkelerden çalınan belgelerin ve sızdırılan bilgilerin analizidir. Bu analizler raporlar halinde politikacılara sunulur ve bunların karar almalarında rol oynar. "Aman" basına verilen bilgileri de kontrol altında tutar.
Aman'ın bir başka bölümü, sınır ötesi harekatlar için oluşturduğu Sayeret Matkal adlı çok gizli bir komando birliğidir. Bu bölümün faaliyetlerine bir örnek olarak, Unit 131 adında ve Sayeret Matkal'a bağlı bir kolun 30 Haziran 1954'te Mısır'da dözenlemiş olduğu bir operasyon gösterilebilir.
"Operation Susannah" adlı harekat bir seri sabotaj görevidir. Bombaların hedefi ise Mısır askeri üsleri değildir. Hedef olarak tamamen sivil kurumlar olan İngiliz ve Amerikan enstitüleri, sinema salonları ve postaneler seçilmiştir. Operasyonun temel amacı Washington ve Londra'da Mısırlılara karşı bir öfkenin provoke edilmesi ve Kahire'deki yeni hükümetin istikrarsız, güvenilmez bir yapıda gösterilmesidir. Bu operasyonun başına bir Alman Yahudisi olan Avraham Seidenwerg getirilir. Seidenwerg, 1952 yılında Unit 131'e alındığında ordudan atılmış, işsiz ve boşanmış biridir. Yani düşman topraklarında gerçekleştirilecek tehlikeli görevler için "biçilmiş kaftan"dır. Askeri İstihbarat ona bir Kibbutz üyesinin kimliğini verir. Artık yeni adı Paul Frank'dır. Frank iki yıl içinde kendisine verilen ufak çaplı görevleri başarıyla sonuçlandırır ve Mısır'da düzenlenecek operasyonu yönetmeye hak kazanır.
Ardı ardına patlayan bombalardan sonra, eylemcilerden biri, Philip Nathanson, üzerinde patlayıcılarla yakalanınca Operation Susannah sona erdirilir. Ancak Mısır hükümeti basına şiddetli bir sansür uyguladığından harekat istenilen sonuçları vermemiştir.
Aman'ın bir diğer eylem kolu ise, Gadna adı verilen yarı askeri bir gençlik grubudur.
Tüm bu gizli operasyon grupları sayesinde Aman, Mossad'ın stratejik planlarını uygulayabileceği uygun zeminler meydana getirme görevini yürütür. 1989 yılından beri Mossad'ın başında bulunan Shabtai Shavit'in açıklamaları da Aman'ın önemini vurgular niteliktedir. Buna göre Mossad, yeni dönem politikalarında, dış istihbarat bağlantılarını Aman'a bağlı olarak çalışan ve İsrail elçiliklerinde görev yapan askeri ateşeler aracılığıyla yürütecektir.

Shin Bet
"Genel Güvenlik Servisi" anlamına gelen Shin Bet, İsrail'in yurtiçi gizli servisidir. İbranicesi Sherut-ha-Bitachon ha-Khali'dir. "Destek" ve "Operasyon" olmak üzere iki bölüme ayrılır. Destek bölümünde, sorgulama teknolojileri, koordinasyon ve operasyonlar için lojistik destek vardır. Operasyon bölümü ise üç aygıttan müteşekkildir:
1. Koruma ve güvenlik. (İsrail elçiliklerini ve görevlilerini, Başkan'ı ve İsrail Savunma Sanayini şemsiyesi altına alır.)
2. Müslüman ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat. (Özellikle İsrail sınırlarındaki Arap ülkeleriyle ilgilenir.)
3. Müslümanlar olmayan ülkelerle ilişkileri yürüten teşkilat. (En geniş kadroya sahip ve en önemli departmanlardan biridir. Karşı-casusluk, yabancı diplomatların takibi görevlerinin yanı sıra, komünistlerle ve diğer politik aşırı-uçlarla mücadele eder.)

Varash Komitesi
Bu servisin ilk başkanı Boris Guriel'dir.
Yabancı İstihbarat Servisi Varash'ın toplantı yeri ve saati, görevlileri ve üst düzey askeri yetkiler dışında kimse tarafından bilinmez. Bu bilgi dikkatlice saklanır. Varash'ın faaliyetleri de halka hiç açıklanmamıştır. Varash'ın temel görevi, çeşitli gizli servisler arasında bağlantı kurmaktır.
Politika Şubesi, Machlakit Medinit adıyla, İsrail istihbaratının denizaşırı kolunu oluşturur. Bu şubenin ajanları diğer gizli servislerle bağlantı halindedirler. Politika Şubesi ajanları operasyonlarını Londra, Roma, Paris, Viyana, Bonn ve Cenevre gibi Avrupa'nın büyük başkentlerinde bulunan İsrail konsolosluklarında diplomasi kisvesi altında yürütürler. Böylece diplomatların sahip oldukları bir çok ayrıcalıktan ve en önemlisi dokunulmazlık zırhından faydalanabilirler.

Aliyah Bet Enstitüsü
İbranice "ha-Mossad le-Aliyah Bet" olan örgüt, isim benzerliğine rağmen Mossad teşkilatıyla karıştırılmamalıdır.
Shaul Avigur başkanlığında ilk kurulduğu dönemde, Yahudileri gizlice Filistin'e kaçırma görevini üstlenmiş olan örgüt, Davlet kurulduktan sonra bu iş yasal hale gelince çalışmalarını değişik yönlere kaydırmak zorunda kalır.
Siyonistlerin "yapay antisemitizm yaratma" taktiklerini uygulama görevini bu bölüm üstlenmiştir. Bunun en güzel örneklerinden birisi "Operation Magic Carpet" (Sihirli Halı Operasyonu)dur. Bu gizli görevin amacı, Yemen ve Aden topraklarında yaşayan Yahudilerin İsrail'e kaçırılmasıdır. Amerikan orijinli Near East Air Transport Corporation bu amaçla kurulur ve başına da bir İngiliz işadamı görünümündeki Richard Armstrong geçer. Aslında bu kişinin gerçek adı Sholomo Hillel'dir ve o da Mossad ajanıdır. Şirket 1948-1949 yılları arasında elli bin Yahudinin İsrail'e ulaşmasını sağlar.
İki yıl süren aktif anti-semitik baskıdan sonra, Irak Hükümeti, ülkeyi terketmeyi arzulayan her Yahudinin bu hakkı kullanabilmesini sağlayan yasayı meclisten geçirir. Yahudilerin tek yapmaları gereken şey, Irak vatandaşlığından feragat etmeleridir. Aslında bu yasanın, İsrail'e savaş açmış ve yüzlerce Yahudiyi siyonist aktiviteleri yüzünden tutuklamış bir rejim tarafından çıkarılmış olması şaşırtıcıdır. Ancak herşey, göç kapılarını açan Başbakan Tevfik El-Sawidi'nin durumu incelendiğinde aydınlanacaktır. O, aynı zamanda Iraq Tours isimli şirketin Yönetim Kurulu Başkanı'dır, bu şirket ise Near East Air Transport Corporation'un yetkili acentası olarak çalışmaktadır. Sözün kısası, Irak yönetimi, İsrail Gizli Servisi'nden hiç beklemediği şekilde bir darbe yemiştir. Bu darbenin kaynağı da Aliyah Bet'tir.
Son günlerde basında çıkan bir haber de İsrail'in bu yapay anti-semitizm çalışmalarını gözler önüne sermiştir. 1997 Nisanında, Gazze Şeridi'nde bulunan Yahudi yerleşim yerleri Kfar Darom ve Netzarim yakınlarında intihar saldırıları gerçekleştirilmiş, bunun neticesinde yakalanan İbrahim Halebi adındaki Filistinli ilginç açıklamalarda bulunmuştur. Halebi'ye göre bu intihar saldırılarının arkasında İsrail'in İç Güvenlik Servisi Shin Bet vardır. Filistin güvenlik güçlerinin düzenlediği basın toplantısında konuşan Halebi, kullanılan patlayıcıları Shin Bet istihbarat görevlilerinin sağladıklarını söylemiştir.

Mossad'ın Eylem Metodları
Mossad propaganda mahiyetindeki, büyük stratejik önemi olmayan eylemlerini açık bir güç gösterisi şeklinde yapar. Bunların sonuçlarını da yine kendi kontrolündeki basın organları aracılığıyla dünya kamuoyuna duyurur. "Entebbe Baskını" gibi operasyonlar bu sınıfa dahildir. Ancak İsrail'in ve siyonizmin menfaatlerini doğrudan ilgilendiren ciddi konularda son derece gizli ve örtülü bir politika uygulanmaktadır. Mossad bu gibi durumlarda kendi eylemlerini başka kişi ve örgütlere yıkarak, tamamen ilgisiz bir tutum takınır. Bunu da yine dünya çapında kendine bağlı basın organları, gazeteci ve yazarlar, film yönetmenleri, siyasi yorumcular kanalıyla kamuoyuna benimsetir.
Türkiye'de de yapısı itibariyle bu konuda idealist yaklaşımları olan bazı özel TV kanalları sayesinde, Mossad patentli bazı filmleri izlemek mümkün olmaktadır. "Zalim" Filistinlilerin rehin aldığı "mazlum" Yahudilerin öyküsünün anlatıldığı "Delta Force", Münih Olimpiyat Köyü'ndeki olayların İsrail lehinde çarpıtılarak aktarıldığı "Münih'te 21 Saat" bunlardan sadece bir kaçıdır.
1972'de Münih Olimpiyat Köyü'nü basan Filistinlilerin öldürülmesi, 1976 Entebbe Baskını... Bu eylemler hakkında filmler çekilmiş, kitaplar yazılmış ve Mossad dünya kamuoyuna yalnızca İsrail Devleti'ni çıkarlarını koruyan, diğer devletlerin içişlerine karışmayan, kahraman bir örgüt gibi tanıtılmıştır.
Nazi savaş suçlusu olarak lanse edilen Adolf Eichmann ve İsrail'in nükleer santralı Dimona ile ilgili bilgileri basına sızdıran Mordecai Vanunu'nun kaçırılmaları gibi eylemler tüm dünyaya "İsrail'e ihanet edenleri nerede olurlarsa olsunlar buluruz, cezalandırırız" mesajı vermek için düzenlenmiş Mossad eylemleridir. Bu eylemler dünya kamuoyu önünde rahatlıkla gerçekleştirilir. Daha sonra basın organları aracılığıyla da sıkça gündeme getirilerek Mossad'ın caydırıcı mesajı kitlelere ulaştırılmış olur.
CIA'dan bürokratik kanallarla elde edilebilecek enformasyonları, Mossad'ın bir güç gösterisi yapmak amacıyla köstebek kullanarak sızdırmasını da bu grup eylemlere dahil edebiliriz.
Tüm dünyaya yayılmış örümcek ağını andırır şebekesiyle Mossad'ın, uyuşturucu ve silah ticaretinin hatırı sayılır bir bölümünde parmağı vardır. Kendi çıkarlarına ters düşebilecek "sevkiyatlara" ise kesinlikle izin vermez. Papa ve Kennedy suikastleri, Olof Palme'nin öldürülmesi, Maxwell'in sır dolu ölümü, Türkiye'nin güneydoğusundaki eylemler, çeşitli ülkelerdeki faili meçhul cinayetler, mafyanın örgütlenmesi, kontrgerilla ve terör örgütlerinin teşkilatlandırılması, tüm dünyadaki kontralara verilen destekler hep Mossad'ın belirli noktalardan müdahaleleriyle sonuçlanmaktadır. 2000'e Doğru dergisi bu konuda şu saptamada bulunmaktadır:
Mossad, Kıbrıs'tan Sibirya'ya uzanan Irak, Suudi Arabistan, Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne Seylan üzerinden ajan sokan tek örgüt, ve Afrika ve Latin Amerika'ya ajan ihraç eden en belalı şirkettir. Türkiye'de Güneydoğu Sorunu'na ilişkin sıkı önlemler alınırken okun sivri ucunu Irak ve Suriye'ye yöneltmeye çalışan, bu arada Türkiye'yle ilişkileri geliştirmeye çalışan bir örgüt şeması çizer Mossad.8
Mossad Kuzey Irak'taki Barzani bağlantısıyla, Orta Asya'daki Türk Devletleri'nde İslam aleyhinde gösterdiği yoğun propaganda faaliyetleri ve bu ülkelerin birçok yeraltı kaynaklarının kullanımını kendi tekeline almasıyla, Ortadoğu'da maaşa bağladığı piyon devlet başkanlarıyla, Bosna-Hersek'te müslümanların maruz kaldığı katliamlara yaptığı katkılarla, sürgün ettiği aydın Filistinlilerle, Latin Amerika'daki uyuşturucu işini organize eden kontralarıyla, gündemi meşgul eden bir yeraltı örgütüdür.

Mossad'ın Açık Eylemleri
1969 yılında Fransa Devlet Başkanı Charles de Gaulle'ün İsrail'e göndermekten kaçındığı 5 roket-atar hücumbotunu, Mossad düzenlediği bir operasyonla kaçırır.
İsrailli komandoların 1970 yılında Mısır'ın Şedvan Adası'na düzenledikleri "Rodos Operasyonu", Sayeret Matkal'ın 1972'de beş üst düzey Suriyeli istihbarat görevlisini kaçırdığı "Sepet Operasyonu" da Mossad'ın başarılı eylemlerindendir.
1972 yılında FKÖ'lülerin Münih Olimpiyat Köyü'nde İsrailli sporculara yönelik yaptığı baskın bahane edilir ve 12 Filistinli, Golda Meir tarafından kurulmuş olan X Komitesi tarafından tek tek katledilir. Mossad'ın ölüm listesindeki 12 kişi tek tek "temizlenirken" Filistinli olmayan birçok kişi de bu 12 kişinin yanında ölüm timlerinin hedefi olur. Bu kişiler arasında eylemle en ufak ilgisi olmayan Filistinli aydınlar da bulunmaktadır.
2 Ağustos 1976 Entebbe Baskını, Mossad ajanlarının giriştiği önemli eylemlerden biriydi. Uganda sınırları içinde FKÖ tarafından esir alınan uçaktaki İsrailli yolcular Entebbe Havaalanı'ndan kurtarıldı. Bu baskın Mossad'ın tüm dünyaya bir gövde gösterisi oldu. Entebbe Baskını hemen filme alınmış ve "Entebbe" adıyla gösterilerek dünya çapında Mossad propagandası yapılmıştır.
İsrailli deniz komandolarının El-Fetih eylemlerinde kullanılan Lübnan'ın Tyre limanında demirli gemileri batırmaları, Lübnan'daki FKÖ kamplarının bombalanması hep Mossad'ın planlı eylemlerindendir. Bu eylemler dünya kamuoyunun önünde açıklıkla yapılarak, İsrail'in FKÖ-İsrail mücadelesi veren bir ulus olduğu imajı verilerek dünya çapındaki asıl eylemlerinin meraklı gözlerden saklanması sağlanır.
İsrail Dimona nükleer santraline sahip olduğu halde Bağdat yakınlarındaki Osirak nükleer reaktörünü havaya uçurarak dünya kamuoyuna nükleer silahlara karşı bir imaj verme gayretini de sürdürür.
Ebu Cihad "269. Birim" tarafından 1988 yılında evinde öldürülür. 1989 yılında İsrail komandoları Hamas lideri Şeyh Abdülkerim Obeid'i kaçırır. 1992'de Hizbullah lider kadrosundan Abbas Musavi Güney Lübnan'da İsrail timleri tarafından öldürülürken, Körfez Savaşı sırasında Scud füzesi saldırılarına misilleme olarak Irak lideri Saddam'ı öldürmek için "269. Birim" komando timinin Türkiye üzerinden Irak'a girmesine ilişkin plan tim görevlilerinden birinin kazayla silahını erken ateşlemesi üzerine yarım kalır. Bu operasyonun detaylarını İsrail Genelkurmay Başkanı General Ehud Barak ve Aman Başkanı'ndan oluşan bir grup saptamıştır. 1994 yılında da İslami Cihad üyesi gazeteci Hani Abed Gazze Şeridi'nde arabasına konulan bombayla öldürülür.
Aman tarafından yürütülen operasyonla İslami Cihad örgütü lideri Fethi Şakaki Ekim 1995 tarihinde Malta'da öldürüldü. Saldırının kim tarafından düzenlendiği resmi olarak ortaya çıkmadıysa da, İsrail tarafından gerçekleştirildiği biliniyordu. Kaddafi'nin bu operasyonda Aman'a yardım etmesi iddiası ise bir başka çarpıcı gerçektir.
Bir süre sonra da yine Filistin direnişinin önemli isimlerinden biri olan Yahya Ayaş öldürülür. Mossad Ayaş'ı cep telefonuna yerleştirdiği patlayıcı ile ortadan kaldırmıştır.

Entebbe Baskını ve İdi Amin'in Misyonu
27 Haziran 1976'da, Paris-Tel Aviv seferini yapmakta olan 139 sefer sayılı Air France uçağı, teröristlerce kaşırılarak Uganda'nın Entebbe Havaalanı'na indirilir.
Basına yansıtıldığı kadarıyla teröristlerin liderleri, ikisi FKÖ'ye mensup Filistinli, diğer ikisi ise Baader-Meinhof Çetesi üyesi toplam 4 kişidir ve uçağı da hapisteki arkadaşlarını serbest bıraktırmak amacıyla kaçırmışlardır. Ancak olayı ayrıntılarıyla incelediğimizde bu "senaryo" ile uyuşmayan bir çok ayrıntı ile karşılaşmaktayız.
Uçakta mürettebat ile birlikte 250 kadar yolcu vardır ve bunların 83 tanesi İsraillidir. Çok iyi silahlanmış oldukları görülen teröristler, uçaktaki tüm Yahudileri alıkoyarken, kalan yolcuların hepsinin gitmelerine izin verirler. Teröristlerin kalabalık arasından Yahudileri bularak yaptıkları bu seçim insanlara, Nazilerin toplama kamplarına gelenler arasından gaz odalarına yollamak üzere Yahudileri seçmelerini anımsatmıştır.
Terörist grubun lideri konumundaki kişi Wilfred Boese'dir. Boese, Baader-Meinhof Çetesi'ne üyedir ve Avrupa polis teşkilatları tarafından aranılan bir suçludur. Ancak asıl önemli özelliği "Çakal" Carlos olarak tanınan "suç makinesi"nin yakın dostu, yardımcısı ve teknik danışmanı olarak tanınmasıdır. Terörist gruptaki bir diğer kişi, Gabriele, Alman uyruklu bir suçludur fakat o da kendisini Halime isminde bir Filistinli olarak tanıtmıştır. Carlos'un onunla da organik bir bağı vardır: Gabriele ve "Çakal"ın birlikte yaşadıkları bilinmektedir.
Boese ve Gabriele'in yanısıra, uçakta Carlos'un da bulunduğu açıklanır. Çakal "İlich Ramirez Sanchez" Carlos dünyaca tanınan bir teröristtir ve pek çok şiddet eylemine karıştığı için o da Boese gibi dünyanın her köşesinde aranmaktadır. Üstelik hareketleri gizli servisler tarafından adım adım takip ediliği halde bir türlü yakalamak mümkün olmamıştır. Bu durum da onun bazı istihbarat teşkilatları ve özellikle de yakın bağlantıda olduğu Mossad tarafından taşeron olarak kullanıldığı imajını güçlendirmektedir.
Peki ama teröristlerin açık kimlikleri böyleyken, neden kendilerini Filistinli olarak lnse etmek yoluna gitmişlerdir? Eylemin ayrıntılarını incelemeye devam edelim.
Uçağın kaçırılarak indirildiği yer özellikle seçilmiştir. O sırada Uganda'nın başında İdi Amin görev yapmaktadır ve İsrail ile oldukça sıcak ilişkilere sahiptir. Daha 1963 Nisanında, o zaman İsrail Savunma Bakanlığı'nda Müsteşar olan Şimon Peres Uganda ile askeri işbirliği yolunu açmıştır. Dışişleri Bakanı Golda Meir İsrail-Uganda arasında yardım ve işbirliği anlaşması imzalar. Mossad'ın askeri kanadı Uganda Ordusu'nun eğitimi görevini üstlenir ve ihtiyaç duyulan tüm teçhizatı tedarik eder. İsrail'in bu "yakın ilgi" politikası 1967'de Arap ordularıyla yapılan savaştan hemen sonra artarak gelişir ve İsrailliler, Afrika ülkeleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmek amacıyla aktif bir siyaset benimserler. Uganda'da kurulan askeri eğitim merkezleri bu aktif siyasetin meyveleridir. 1971'e gelindiğinde 26 adet eğitim ve taşıma uçağı Ugandalılara teslim edilmiş, İsrailli danışmanlar bu ülkeyi "komşu kapısı" yapmışlardır. Zamanla kurulan sıcak ilişkiler güçlenecek ve İsrail'in "adamı" İdi Amin, henüz orduda albay rütbesinde olduğu yıllarda, Devlet Başkanı Milton Obote'yi karşısına almak pahasına İsrail'i savunup destekleyecektir.
İsrail'in Uganda'daki askeri birliğinin komutanı, Albay Bar-Lev, 1970'lerde Uganda'daki yabancı uzmanların faaliyetlerine son verilmesi kararı alındığında, İdi Amin'i ikna edebilmiş ve iki ülke arasında üç yıllık bir askeri eğitim programı imzalanmıştır. Amin tüm bu yardımları karşılığında, ilerleyen yıllarda fazlasıyla ödüllendirilecektir.
Ugandalı askerler eğitim amacıyla dönüşümlü olarak İsrail'e gönderiliyordu. Bu arada İdi Amin de sık sık yahudi ülkesini ziyaret ediyor, yeni dostluklar kuruyordu. Bir süre sonra Amin, çok nadiren yabancılara layık görülen "Paraşütçü Nişan Madalyası" ile şereflendirilir. Moritanya seyahatinde nişanını gururla göğsünde taşımaktadır.
İlişkiler, Amin'in Uganda'nın başkenti Kampala'da İsrail Askeri Ataşesi olarak görev yapan Za'av Şaham'dan özel bir operasyon isteğiyle doruğa ulaşır. Kongo'dan çok yüklü miktarda altın çalınmıştır ve bunların elden çıkarılması için İsrail'den yardım talep edilmektedir. İsrailli bankerler, altının kaynağını fazla "kurcalamadan" satış işlemlerini gerçekleştirirler.
1970 yılına girildiğinde Uganda'yı çalkantılı günler beklemektedir. Askeri bir darbeyle "anti-siyonist" Devlet Başkanı Milton Obote devrilir ve yerine İsrail'in "yakın müttefiki" İdi Amin başa geçer. Darbenin her aşamasında Mossad'ın desteği Amin'in yanındadır. CIA ve MI6 da bu darbeye bulaşmış görünmektedir.
Amin Uganda'nın başına geçer geçmez İsrail ve İsraillilerden nefret eden bir yahudi düşmanı görünümüne bürünür. Bu tavır, geçmişini bilenler tarafından komik bulunmaktadır.
Böylece 1976 yılına gelindiğinde, Air France uçağı önceden planlandığı şekilde Uganda'ya kaçırılır ve Entebbe Havaalanı'na indirilir. İsrail bu gizli operasyon sayesinde bir taşla iki kuş avlayacaktır: Hem "yapay anti-semitizm yaratma" faaliyetlerine bir yenisi eklenecek, İdi Amin yahudi düşmanı görüntüsünü tazeleyecek ve İsrailli askeri timlerin yapacağı rehine kurtarma operasyonu açık bir güç gösterisi olarak dünyaya duyurulacaktır. Her ne kadar "Entebbe" filminde Amin İsraillilere karşı hiç de dostane olmayan tavırlar sergiliyor gibi görünse de, hergün onları ziyaret ettiği, onların koruyucusu pozunda dolaştığı da bilinmektedir. Uçaktaki rehinelerden birinin günlüğünde göze çarpan şu satırlar, son derece çarpıcıdır:
İdi Amin Uganda'daki kalışımız süresince mümkün olduğu kadar rahat edebilmemiz için elinden geleni yapacağını söyledi. Afrikalı kadınlar bulunduğumuz yere koltuk taşıyorlardı. Hepimize yetecek sayıda koltuk getirdiler. Bundan sonra kahvaltı verildi: Çay, muz, ekmek, tereyağı, yumurta ve hatta patates. Arkadan bir doktorla bir hemşire geldi. Her birimize hasta olup olmadığımızı ya da tıbbi müdahale gerektiren herhangi bir şeyimiz olup olmadığını sordular.
Sonunda Mossad'ın ölüm timleri bitirici vuruşu gerçekleştirirler. Sayeret Matkal, Sayeret Tzanhanim ve Sayeret Golani Timleri başarılı bir operasyonla rehineleri kurtarırlar. Taaruz Gücü Komandoları ilk ateşi açtıklarında, bir dakika kadar bir süre içinde 7 teröristi avlamışlardır. Diğer üçünün ise Timler tarafından gizlice esir alındığı sanılmaktadır. Açılan ateş sırasında sadece iki yolcu hayatını kaybetmiş, İsrail askerleri ise sadece Seçkinler Birliği'nin lideri Teğmen Yonatan Netanyahu'nun öldüğünü açıklamışlardır. Netanyahu Ugandalı bir Sniper'ın (keskin nişancı) silahından fırlayan kurşunla vurulmuştu. Operasyon dünyaya şaşırtıcı boyutlarda destansı öğelere sahip askeri bir "macera" olarak tanıtılır. Komandolar da "savaşçılar"ın ruhuna sahip, askeri istihbarat ve rehine kurtarma konularında son derece iyi eğitim görmüş cesur insanlar olarak lanse edilir.
Operasyon esnasında nedense havaalanında çok az Uganda askeri bulunmaktadır ve bunlar operasyona hemen hiç müdahale etmemişlerdir. Operasyon son derece dakik yürütülmüş ve Uganda Ordusu'nun askeri destek ekipleri havaalanına ulaştıklarında rehineler uçaktan çıkarılmışlardır.
Görünürde operasyonla ilgili hiçbir bilgi dışarı sızdırılmamıştı ama çok sayıda gazeteci olayı dramatik boyutlarda ele alarak yazıya dökmüş, bir kaç hafta içinde tüm dünya basınında operasyonla ilgili methiyeler birbiri ardınca yayınlanmaya başlamıştı. Bu gelişmeleri müteakiben baskınla ilgili kitaplar yayımlandı ve bir de film çevrildi. Başrollerde dünyanın en meşhur aktörlerinden Burt Lanchester, Kirk Douglas, Elizabeth Taylor vardı.
Üzerinden yıllar geçtikten sonra, insanların hatırlarında Entebbe Havaalanında bir uçak kaçırma olayının yaşandığı, FKÖ'nün yeni bir terörist eylem amacıyla masum İsraillileri rehin aldığı ve mükemmel organizasyonuyla İsrail timlerinin rehineleri kurtardığı kaldı. "Operasyon" amacına ulaştı sözün kısası.

Münih Olimpiyat Köyü Baskını Üzerindeki Şüpheler
1972 yılında Münih Olimpiyat Köyü'nde İsrailli sporcuların bir grup özel tim tarafından kurtarma operasyonu sırasında öldürülmesi, "başarılı" Mossad eylemlerinden biridir.
İsrailli sporcular Olimpiyat öncesi yapılan onca tehdide rağmen neden korumasızdı, Olimpiyat Köyünde, olay esnasında neden hiç polis yoktu ve bu sporcuların kurtarılması için neden Filistinlilerin istekleri ısrarla yerine getirilmedi? Moshe Dayan'ın Başkanlığı'nda Mossad Şefi Zwi Zamir'in de aralarında bulunduğu, Münih'e gelen özel tim, kurtarma adı verilen katliamda ne gibi rol aldı? Golda Meir ve Zwi Zamir neden ısrarla uzlaşmaya yanaşmadı? Herkes özel timin Filistinlileri ve İsrailli sporcuları öldürdüğünü bildiği halde bu neden kamuoyundan gizli tutuldu ve katliamı Filistinliler yapmış gibi göstererek Golda Meir'in kurduğu X Komitesi tarafından birçok Filistinli aydın katledildi? Neden İsrailli sporcuların sürekli korumaları baskın sırasında görevleri başında değildi?
Tüm bu soruların cevapları hep aynı noktada kilitlenmektedir: Mossad bu eylemi propaganda amaçlı bir şova dönüştürmüş, Filistinli teröristlerin yanısıra İsrailli sporcuları da öldürtmüştür. Sporcuların ölümü FKÖ'ye yıkılmış, olayın ardından bir çok Filistinli aydın da olayla ilgili oldukları iddia edilerek vurulmuştur. Mossad'ın güvendiği dostlarından Yahudi Markus Wolf Doğu Alman Gizli Servisi STASI'nin başındadır ve Filistinli eylemcilerin kullandıkları silahları temin eden kişinin de kendisi olduğu iddialar arasındadır.
Sonradan yayınlanan bir deklarasyonda, Filistin Devrimci Destek Grubu, bu rehine pazarlığının İsrail hapishanelerindeki 200 Filistinliyi kurtarmak amacıyla yapıldığını açıklar. Bunun için İsrailli sporcular rehin alınır ve Alman polisiyle bir anlaşma yapılır. Ancak en başından itibaren Almanların bu anlaşmaya sadık kalmaya hiç niyeti yoktur, çünkü Bonn'daki İsrailli yetkililer hiçbir şekilde rehine-mahkum değiş tokuşuna yanaşmamaktadır. Tel Aviv'den gelen ve başkanlığını Moshe Dayan'ın yaptığı özel tim, Alman polisiyle toplantıya girer. Bu timde Mossad'ın başı Zwi Zamir de bulunmaktadır. Operasyonun hemen öncesinde Tel Aviv-Münih seferini yapan bir Boeing 737 ile iki İsrailli uzman Almanya'ya gelir. Kimlikleri çok gizli tutulan bu subaylar, operasyonun stratejik adımları için görüş bildirirler. Ardından ölüm operasyonuna yeşil ışık yakılır. Filistinlilerin yanında masum İsrailli sporcular da vurularak öldürülür. Her Filistinli eylemci için ikişer keskin nişancı olması gerekirken, 11 Filistinlinin bulunduğu yere sadece 5 vurucu görderilir. Bu yüzden atış kontrolü kaybolur ve nişancılar tüm hareketli hedefleri "nötralize" ederler. Kurtarma helikopterini kullanan pilot bile açılan ateş sonucu hayatını kaybeder. Yardımcı pilot yere yatarak ölü taklidi yapar ve canını kurtarmayı başarır.
Almah polisi İsrailli sporcuların kimler tarafından öldürüldüğünü kesin olarak ortaya çıkarabilecek otopsi sonuçlarını halka açıklamayı reddetmiştir. Tüm bunların bilançosu olarak FKÖ ve terörizme duyulan nefret bir kat daha artar, bir çok Filistinli aydın öldürülür, ve Mossad dünya çapında terörizmi bir kez daha kınadığını duyurur. Yahudi Dayanışma Birliği Başkanı Bertram Zweiben, verdiği demeçte "bunun misillemesi ancak dünya çapında Arap diplomatlarının öldürülmesiyle olabilir" diye konuşur. Çok açık bir mesajdır bu.

Mossad'ın Nükleer Oyunları
Mossad'ın en önemli görevlerinden biri de İsrail'in büyük bir nükleer güce ulaşmasıdır. Nükleer saldırı silahları dünyada çok az devletin sahip olduğu bir avantajdır ve caydırıcı özellikleri de tüm konvansiyonel silahların üzerindedir. Ortadoğu'da henüz nükleer silah üretebilecek teknolojiye ulaşmış devlet İsrail'in haricinde yoktur ve bu ayrıcalığını İsrail asla kaybetmek istememektedir. Bununsa tek yolu vardır, kendi gücü korunup geliştirilirken, tehdit arzedebilecek tüm düşmanların nükleer güce sahip olma girişimleri engellenmelidir.
İsrail'in kuruluşundan itibaren Devlet Başkanı Ben Gurion, nükleer güç elde etmeyi Devletinin en önemli stratejik hedeflerinden birisi olarak açıklar ve İsrail kurulduktan henüz 7 ay sonra , Fransız Atomik Enerji Komisyonu üyesi ve Fransız atom bombasının mimarı Maurice Surdin İsrail'e getirtilir. Rus kökenli bir Yahudi olan Maurice (asıl adıyla Moshe Surdin) önderliğinde, İsrail Atomik Enerji Komisyonu 1952'de faaliyete geçer. Komisyonun başına Ernst David Bergman getirilir. Ben Gurion, bilim adamları, askerler ve politik danışmanlar, nükleer bir reaktör satın almak için her fırsatı değerlendirmeye çalışırlar. Bu fırsat karşılarına 1955 yılında çıkacaktır.
Tel Aviv'in 10 mil güneyindeki Nahal Sorek'te Eisenhover'ın "barış için atom programı" dahilinde küçük bir reaktör oluşturulur. Aynı yıl Şimon Peres daha büyük bir tanesi için Fransa Hükümeti ile temasa geçer. Ben Natan, Fransa'nın İsrail'e nükleer reaktör vermesi için yoğun lobi faaliyetlerinde bulunur. 3 Ekim 1957'de Bourgers Maunoury ve Dışişleri Bakanı Pineau, Peres ve Natan ile gizli bir antlaşma imzalar. Anlaşma 24 megawatlık bir reaktörün gerekli tüm teknik donanımı ile İsrail'e verilmesini içermektedir.
İsrail'de nükleer santral projesi tarihte görülmediği kadar gizli yürütülmüştü. Peres, İsrail istihbaratından nükleer santrallerine koruma vermesini istemedi. Çünkü ona göre İsrail'in nükleer gücünün, tamamen bağımsız bir "nükleer istihbarat servisine" ihtiyacı vardı. 1957'de Peres, nükleer meseleler için bu istihbarat servisini kurdu ve başına Bünyamin Blumberg'i getirdi. Blumberg daha önce Haganah'da çalışmış, 1948-49 Savaşı'ndan sonra Shin-Bet'e katılmış bir uzmandı. Shin-Bet'in "Lakam" departmanındaki görevi, Savunma Bakanlığı adına çeşitli projeler üstünde çalışan fabrikaların güvenliğini sağlamak ve bu projelerin gizliliğini korumaktı. Lakam ajanları bilim ataşeleri olarak Avrupa ve ABD'deki İsrail konsolosluklarına giderler ve edindikleri bilgileri Dışişleri Bakanlığı'ndan önce kendi ofislerine rapor ederlerdi. Bilim danışmanları halktan her türlü enformasyonu almakla ve gönderildikleri ülkedeki bütün bilim adamları ile ilişkiye geçmekle yükümlüydüler. Peres'in desteği ile Blumberg, Lakam istihbaratını diğer branşlardan ayrı tutuyordu. Isser Harel'e göre "Devletin üst düzeyinde bazı kişiler bile Lakam'ı oluşturan ünitelerden habersizdi"
Fransa'dan gelecek yeni reaktör en üst derecede gizlilik konumuna sahipti. Bu reaktör için Negev Çölü seçildi. (Negev Tevrat'ta Hz. İbrahim'in sevdiği vaha olarak geçer) Bu konuda sadece Lakam değil, Fransız İstihbaratı da hassastı. Paris'ten bir ajan papaz kılığında Negev'e gönderildi. Dimona'daki nükleer santralin inşaatı başladığında yerli halka bir tekstil fabrikasının yapımına başlanıldığı söylendi. Bu fikir Blumberg'indi. Ancak Charles De Gaulle, İsrail'in Dimona Reaktörü'nü askeri amaçlarla kullanacağını hissediyordu ve bu, Fransız Başkanı rahatsız ediyordu. Mayıs 1960'da De Gaulle Dışişleri Bakanı'na, İsrail Konsolosluğu'nu artık Dimona'ya uranyum göndermeyecekleri konusunda haberdar etmesini istedi.
Fransa'nın silah ambargosu koyarak uranyum sevkiyatını durdurması üzerine İsrailliler zor durumda kalmıştı. Ama Moşe Dayan her ne pahasına olursa olsun bir atom bombası istiyordu. "Gerekirse bu nesneyi çalmalıyız" diyordu. Isser Harel'in yerine Mossad Şefi olan Meir Arit'e, 200 ton uranyum bulma görevi verildi. İsrail Gizli Servisi, Brüksel'deki Madenler Genel Merkezi'nin (MGM) depolarında büyük miktarda uranyum bulunduğunu tespit etmişti. Bu uranyum MGM'ye, Belçika Kongosu'nda faaliyet gösteren bir firmadan kalmıştı. Böylece bir operasyon planı yapıldı ve buna kimyadaki bir kurşun bileşeninin adı verildi: "Plumbot Operasyonu".
Operasyonun ilk adımı, uranyumu şüphe çekmeden satın alabilecek bir "iş arkadaşı" bulmaktı. Tabii bu kişi uranyumu olduğu gibi İsrail'e devredecekti. Nihayet Mossad ajanlarından Daniel Aerbel Tel Aviv'e göreve uygun birisini bulduğunu bildirdi. Bu kişi Alman bir işadamı olan Herbert Schulzen'di. Shulzen, Wiesbaden de kurulmuş olan "Asmara Kimya Şirketi"nin ortağıydı. Bu şirket kimyasal ve radyoaktif zehirlenmelere karşı kullanacak yeni ilaçlar ve yöntemler bulmakla uğraşıyordu.
Fakat Shulzen'in küçücük şirketinin 200 ton uranyumu değil işletmek, depo bile edemeyeceği aşikardı. Bunun MGM yöneticileri tarafından anlaşılması zor olmayacağından, Asmara'ya İtalya'dan Sarca adında paravan bir ortak firma bulundu.24
Plumbot Operasyonu bir saat gibi kusursuzca işliyordu. MGM'nin elindeki plutonyumu "yasal" yollardan alabilmek için gerekli zemin oluşturulmuştu. Ancak aşılması gereken iki önemli nokta daha vardı. Bunlardan birincisi plutonyumun İsrail'e sevkiyatıydı. İkincisi ise EURATOM (Avrupa Atom Enerjisi Teşkilatı) kontrollerinden sıyrılabilmekti. Eğer teşkilat derinlemesine bir inceleme yaparsa işin iç yüzü meydana çıkabilirdi. Ancak Mossad tüm bunlara hazırlıklıydı. EURATOM başkanı Etienne Hirsch ve Atom Enerjisi Komiserliği başkanı Robert Henry Hirsch bilinçli birer yahudiydi.
Sevkiyatı gerçekleştirmek amacıyla Zürih'te, 24 saat gibi kısa bir sürede "Biscayne Traders Shipping Corporation" isimli paravan bir şirket kuruldu. Ardından bunun aracılığıyla Liberya orijinli bir başka deniz taşımacılığı şirketi meydana getirildi. Şirketin başkanı Daniel Ert tecrübeli bir Mossad ajanıydı. Diğer ortak ise bir Türk armatörü, Burhan Yarısal olarak gösterilmişti. Ancak bu isim sahteydi ve aslında Burhan Yarısal diye tanıtılan kişi de bir başka Mossad ajanı, Benjamen Yeruşalmi idi25. Yarısal/Yeruşalmi 1968 yılının 27 Eylülünde 1,2 milyon mark nakit ödeyerek 78 metre boyunda "Scheersberg" isminde bir tekne satın aldı. Geminin kaptanı Percey Barrov da, rahatlıkla tahmin edilebileceği gibi, bir Mossad ajanıydı.
Barrov ve emrindeki istihbarat subaylarından oluşan mürettebat, EURATOM'dan izin çıkar çıkmaz uranyumu gemilerine yüklediler ve Kıbrıs'a doğru rota çizdiler. 29 Kasım 1968'de, gece yarısına doğru Scherrsberg bir israil tankeriyle Kıbrıs açıklarında buluştu ve yükünü buna devretti.26 Artık İsrail nükleer güce çok yakındı.
İsrail tankeri "malı" hızla Hayfa Limanı'na ulaştırdı ve uranyum buradan büyük güvenlik önlemleri altında Negev Çölü'ndeki Dimona Nükleer Santrali'ne taşındı. EURATOM uranyumun satış işlemlerindeki gariplikleri ancak 7 ay sonra farketti, ama bu da bir işe yaramayacaktı, olay örtbas edilmişti.
Böylece İsrail nükleer saldırı silahları üretebilecek kapasiteye ulaşır ve hiç gecikmeden bunların hazırlanmasına da başlar. Bu arada yahudi lobilerinin ve İsrail Gizli Servisi'nin yoğun çalışmaları bu nükleer silahların dünyanın gözüne batmasını engeller. The Samson's Option adlı kitabında yazar Seymour Hersh, ABD başkanlarını İsrail'in sürekli genişleyen nükleer kapasitesini dünya kamuoyundan saklamakla itham eder. Ayrıca çeşitli çevreler tarafından batılı ülkeler, tüm casus uyduları ve gizli teknolojik "sürveyans" sistemlerine rağmen İsrail'e inanmakla "saflık" gösteriyor olmakla suçlanır. Ancak tüm bunlar sonucu değiştirmez.
Bugün, Nükleer Silahların Sınırlandırılması Antlaşması'nı imzalamamış olan İsrail'in füzeleri, Yakın ve Ortadoğu'da nüfusu 100 bin kişinin üzerindeki her şehri vurabilecek kabiliyettedir. Hedefe isabet oranı son derece yüksek olan Jericho 2B tipi balistik füzeler, taşıyabildikleri nükleer savaş başlıklarıyla 1.660 km'lik hedef çapına sahiptirler ve bu mesafe Türkiye sınırlarındaki her noktaya ulaşabilecekleri anlamına gelir. Bu uzun menzilli füzelerin yanısıra, İsrail ordusunun cephaneliklerinde Jericho 1 tipi 650 km menzilli, ve MGM5-2C Lance tipi 130 km menzilli füzeler bulunmaktadır. İsrail Ordusu ayrıca nükleer savaş başlıklarını yükleyebileceği bombardıman uçakları ve uzun namlulu toplarıyla büyük bir nükleer tehdittir.
Kurulduğu günden bu yana hep ulaşmaya çalıştığı hayali artık İsrail için gerçek olmuştu. Dünyanın en büyük nükleer santralleri arasında girmeyi başaran Dimona ile birlikte, İsrail de dünyanın en güçlü devletleri arasına katılmıştı. Şu an tahmin edildiği kadarıyla (İsrail gerçek rakkamları ve sahip olduğu gücü dikkatle gizlemektedir) İsrail, dünyada ABD, Rusya ve Çin'den sonra dördüncü büyük nükleer güçtür.
Ancak İsrail'in çok önemli bir problemi vardı. Nükleer bir reaktör kurmuş, uranyum çalmış, uzmanlar getirtmiş ve sonunda nükleer silah üretme teknolojisine kavuşmuştu. Fakat tüm bunlar büyük gizlilik içinde yürütülüyordu. Durum böyle olunca da dünyanın bundan haberdar olması beklenemezdi. Oysa nükleer silahların en önemli özellikleri kullanılırlıkları değil, caydırıcılıklarıydı. Nitekim Soğuk Savaş döneminde, dünyanın iki süper gücü, ABD ve SSCB, inanılmaz bir silahlanma yarışına girmişlerdi. Bunun temelinde ise "düşmanından bir fazla silaha sahip olursan sana saldıramaz" düşüncesi yatmaktaydı. Aynı satrançtaki gibi, taraflar ilk saldırıyı yapabilmek için güç dengesinin kendi lehlerine değişmesini bekliyorlardı. Bunun yolu da daha çok, daha kabiliyetli, vuruş gücü ve savaş başlığı sayısı daha yüksek nükleer silaah üretmekten geçiyordu.
Bu güç İsrail'de vardı. Ama sorum şuydu: Bunu kimse bilmiyordu. İsrail tüm çalışmalarını son derece gizli yürütmüş, planlarını dünyanın gözünden kaçırmayı başarmıştı. Zaten plutonyum çaldığını, kurduğu santrali enerji üretimi için değil askeri amaçları için kullandığını açıklaması da beklenemezdi. Peki o halde sahip olduğu üstün nükleer silahların tanıtımını nasıl yapmalıydı? Kendisi için tehdit oluşturanlara nasıl gözdağı verecekti?
Mossad bunu da sansasyonel biçimde yapmanın yolunu buldu.

Mordecai Vanunu Olayı
1986 yılı Ekim ayında, tüm dünyada yankı uyandıran bir olay gerçekleşti. İsrail'den kaçan bir teknisyen, bir İngiliz gazetesine İsrail'in dev bir nükleer santrale sahip olduğunu ve burada çok sayıda nükleer silah ürettiğini açıkladı. Söz konusu reaktör, Negev Çölü'ne kurulmuş olan Dimona Nükleer Santrali idi. Dünyanın en büyük nükleer santrallerinden biri olan Dimona'da silah üretildiğini haberini basına sızdıra "hain", Mordecai Vanunu adında Dimona'da on yıl geçirmiş bir bilim adamıydı.
İsrail ordusunda askerlik görevini mühendis-teknisyen olarak yaptıktan sonra, Tel Aviv Üniversitesi'nde açılan nükleer fizik kurslarına devam etti. Ardından Dimona'daki Nükleer Araştırma Merkezi Kamag'a (Kirya le-Mechkar Gar'ini) iş başvurusunda bulundu. İşe alınmadan önce ilk olarak Dimona'nın güvenlik subayları tarafından araştırıldı. Bu subayların Shin-Bet ile yakın çalıştıkları bilinmekteydi. Alkol ve uyuşturucu kullanmadığı, sabıkası olmadığı, radikal siyasi görüş taşımadığı tesbit edildikten sonra ilk aşamayı geçtiği bildirildi. Ardından fizik, kimya, matematik ve İngilizce kurslarına yollandı. İki aylık eğitimden sonra sınava alındı ve bunu da başarıyla geçti. Tüm bunların ardından ilk defa Dimona'ya getirildi ve burada bir "sözleşme" imzaladı. Öğrendiği herşeyi gizli tutacağına, gördüğü ve duyduğu hiçbir şeyi başkalarına anlatmayacağına dair yemin etti ve sonunda Vanunu, Dimona'daki görevine başladı.
Bu seremonilerin üzerinden on yıl geçti ve Mordecai Vanunu, elinde bir sürü belge ve fotoğrafla Avustralya'ya "tatile" gitti. Dimona'daki işinden kovulmuş ve parasız kalmıştı. İki ay sonra bir gelişme daha oldu ve Vanunu Hristiyan olmayı tercih etti. Avustralya'da tanıştığı Kolombiya asıllı bir gazeteciyle, Oscar Guerrero ile yakın dostluk kurdu. Ve bir süre sonra da sırrını yeni dostuna söyleyiverdi. Elinde, Dimona'da gece vardiyalarında çektiği iki rulo renkli film vardı ve bunları ne yapacağını bilemiyordu! Guerrero bu filimleri çekebilecek kamerayı nükleer tesise nasıl soktuğunu, neden böyle bir tehlikeyi göze aldığını, çektiği filmleri İsrail'den nasıl çıkardığını hiç sormadı. Bu detaylara gerek yoktu. Karşısında altın bir yumurta yumurtlamak üzere olan bir tavuk duruyordu. Elindeki sansasyonel haberi bir kaç gazete ve dergiye teklif etti ancak hiçbiri bunun güvenilir bir kaynak olduğuna inanmıyordu. Sonunda Londra Sunday Times Guerrero'ya bir şans vermeyi kabul etti. Kısa bir süre sonra İsrail'in nükleer gücü dünyanın gözleri önüne serilmişti. Bu, İsrail'in düşmanlarına açık bir mesajdı: Sakın denemeyin...
Mordecai Vanunu yakalandı ve İsrail'de hapse atıldı, fakat belleklerde cevaplanmamış bazı sorular kalmıştı:
- Vanunu neden vatanına ihanet etti?
- İsrail'in en değerli ve en iyi korunan tesisine bir kamerayı nasıl sokabildi?
- Kimseye yakalanmadan 60 poz film nasıl çekebildi?
- Bu filmleri tesisten nasıl kaçırdı?
- Aceleyle çektiğini söylediği filmlerde tüm ayrıntılar çok net ve berraktı, bunu nasıl başardı?
- Bu filmleri ülke dışına nasıl çıkarabildi?
Detaylarına indikçe daha da çetrefilleşen ve izahı zor bu senaryo, Mossad'ın bilgisi haricinde gerçekleşme imkanı bulamazdı. Dimona'nın onlarca kilometre çapındaki çevre bölgesinde "uçan kuştan" haberdar olan Mossad, elindeki tüm teknolojiye rağmen bu teknisyenin ihanetini görememiş miydi?
Aslında Dimona'nın varlığı, ilk olarak Mordecai Vanunu tarafından ortaya çıkarılmış da değildi. Belirli çevrelerin durumdan, reaktör kurulduğu zamanlardan beri haberi vardı. Kennedy'nin olağanüstü bir suikaste kurban gitmesi, Dimona'ya karşı çıkmasıyla bağdaştırılmamış mıydı? 1980 yılı Aralık'ında Dimona'nın resmini basarak tesisi tanıtan dergi, Türkiye'de yayımlanan Hayat Dergisi değil miydi? 19 Aralık 1960'da Times Dergisi'nin birinci sayfasını muhabir Finney'in "Dimona" başlıklı haberi kaplamamış mıydı?
Aslında İsrail'in gözbebeği tesisi biliniyordu, ama son zamanlarda cesareti artan bazı düşmanlara açık mesaj vermek ve caydırıcılık gösterisi yapılması gerekliydi. Vanunu işte bu planın küçük bir parçasıydı sadece.

Mossad'ın Bir Başka Casusluk Numarası:
"Eichmann'ın Kaçırılması"
İsrail’in ulusal propaganda konusu olan "Soykırım" anlatımını tüm dünya çapında canlı tutmak Mossad'ın işlevlerinden birisidir. Bu amaçla düzenlenmiş olan operasyonlardan biri de ünlü "Eichmann Olayı"dır. Nazi Almanyası'nda Yahudi konusuyla ilgilenen en üst düzeyiki SS'den birisidir Adolf Eichmann. Savaş sonrasında, Mossad'ın verdiği bilgilere göre, Mossad tarafından gizlendiği Arjantin'de yakalanıp İsrail'e götürülür ve yargılandıktan sonra idam edilir. Şimdi bu operasyonun detaylarını inceleyelim.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Eichmann, savaş suçlusu olarak hapse atılmıştır. 1950'de hapisten kaçar ve Arjantin'e sığınır. Burada on yıl boyunca Ricardo Klement adıyla burada yaşar. Fakat Mossad onun peşindedir. Sonunda İsrail Gizli Servisi'nin ajanları Eichmann'ın izini yakalarlar ve operasyon planı yapılır.
11 Mayıs 1960'da akşam saat 18:30 da, Eichmann her zamanki gibi otobüsten indiğinde, 3 kişi tarafından etrafı sarılır. Bir dakikadan kısa bir süre içinde, bekleyen bir arabaya bindirilip, Buenos Aires'te kiralık bir eve götürülür. Yakalanışı esnasında hiçbir direnişle karşılaşılmadığından, sodyum pentatol gibi bir uyuşturucu, ya da kaçmasını engelleyecek ip veya kelepçe kullanılmaz. Eichmann kendisini kaçıranlara karşı koymaz, ve dudaklarının arasından şu sözler çıkar: "İsraillilerin elinde olduğumu biliyorum" (Daha sonra, bir gazetede Ben Gurion'un kendisinin bulunup yakalanmasını istediğini okuduğunu açıklayacaktır.)
Böylece Mossad elemanları Eichmann'ı İsrail'e götürürler. Hem ABD hem de SSCB bu operasyona destek verirler. Sözde Soykırım suçlularının yargılanmaları konusunda hassasiyetlerini göstermektedirler. Eichmann 1961 yılında Nisan-Aralık ayları arasında mahkemeye çıkarılır, yargılanır ve suçlu bulunur. 1962 yılına gelindiğinde bir savaş suçlusu olarak Ramleh Hapishanesi'ne atılmıştır. Aynı yıl burada asılarak cezası infaz edilir. Ölüsü de yakılır ve külleri de Akdeniz'in sularına savrulur. Eichmann'ın bilinen öyküsü böyledir. Fakat arkasında hiçbir iz bırakmadan tarihe gömülmüştür, kaçırılıp İsrail'e getirilen ve yargılanarak idam edilen kişinin gerçekten Eichmann olup olmadığı bile sadece Mossad tarafından bilinen bir sırdır.

Eichmann'ın Siyonistlerle İlişkileri
Adolf Eichmann, III. Reich'in "Yahudi İşleri" sorumlusu olduğu yıllarda gizli bağlantılar kurmuş biriydi. "Yahudi düşmanı" olmaktan çok, Siyonistlerin Alman Yahudilerini Filistin'e transfer etme hedefine destek olan bir yardımcı görünümündeydi. Öte yandan, kültürlerini incelediği Yahudilere de giderek daha fazla hayranlık besliyordu. Şalom'un ifadesine göre "Eichmann hiçbir zaman Yahudi karşıtı olmadığını her zaman Yahudileri sevdiğini söylüyordu".29 Eichmann'ın gençlik arkadaşlarından çalıştığı şirkete kadar hepsi, Yahudi cemaatinin içindeydi. Masonlara yaklaşması da bu sıralarda oldu ve Schlaraffia Locası'na kabul edildi.
Bu gelişmelerin hemen ardından da bir Nazi olarak daha iyi görev yapılacağına inandığından SS teşkilatına alındı. O yıllarda bugün bilinenin tam aksine Nazi Partisi Yahudi ve masonlarla dolup taşmaktaydı. Eichmann'ın görevindeki ilk işi masonluk hakkındaki bütün bilgileri dosyalamak ve masonluk müzesini kurmak oldu. Ardından Yahudilerle ilgili yepyeni bir bölüme geçti.
Eichmann'ın kariyerindeki hızlı yükseliş de bu sıralarda başladı. Öncelikle tam bir siyonist olarak yetiştirildi. Hatta Theodor Herzl'in "Der Judenstaat"ını (Yahudi Devleti) okuduktan sonra siyonizmi SS arkadaşları arasında yaymayı amaçladı. Eichmann'a verilen görev Almanya'daki Yahudilerin sağ ve güvenli şekilde Filistin'e yerleştirilmesiydi. O tarihte Nazi Partisi'nde Yahudi işlerine bakan görevlilerin izlediği politikanın özü, eski şartlardan nefret eden ve Filistin'e göç etmeyi istemeyen Alman Yahudilerinin üzerindeki siyonist etkiyi genişletmekti. Özel eğitilmiş olan SS subayları Siyonist çalışmaları teşvik ederken anti siyonist olanları da engelliyorlardı. Hatta Eichmann 1935 yılında Alman polis kararnamesinde, Filistin'e göç etmeye eğilimli olan siyonist gençlerin, diğer Yahudilere oranla kayırılmasını öneren bir kanun çıkarılmasını da başarmıştı.
Amaçlanan tek şey Alman Yahudilerinin kendi istekleriyle ya da bilinen diğer yollardan Filistin'e göç etmelerini sağlamaktı. Aynı yıl içinde Eichmann, Haavarah-Transfer adıyla bilinen bir antlaşmanın Nazi otoriteleri ve Filistin Yahudi Acentası arasında yapılmasını sağladı. Bu antlaşmaya göre Filistin'e gidecek olan Yahudiler paralarını da yanlarında götürebileceklerdi. Bunların yanısıra Eichmann Filistin'e gidecek öncülerin kullanması için 6 milyon poundun da toplanması işiyle ilgilendi.
1937 yılında Eichmann, Filistin topraklarının Yahudilerin yerleşmesine uygun olup olmadığını araştırmak üzere Filistin'e gitti. O sıralarda bir Nazi'nin ülke dışına çıkması özellikle uzak bölgelere gitmesi yasaktı.Bu hareket doğal olarak garip karşılandı.
Eichmann bir yıl sonra Yahudi Göç Ofisi'nin Viyana Başkanı olarak Viyana'ya atandı. Burada siyonist delege Motze Bar Gilad'la bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma uyarınca, Eichmann genç Yahudilerin eğitilmesi için Viyana dışında bir çiftlik satın aldı. Gerekli malzeme sağlanarak burası bir savaş kampı haline getirildi. Elbetteki kampın ve eğitilen Yahudilerin korunması da Nazi askerlerine aitti. 1938'in sonuna kadar bu kampta 1.000 kadar Yahudi genç eğitildi. Bu gençler daha sonra Filistin'de bir çok Müslüman Arab'ın öldürülmesinden sorumlu Haganah, Stern ve Irgun çetelerinin kadrolarını oluşturdular.
Aynı sırada 150.000 kadar Yahudinin kanuni yollardan yurt dışına çıkarılması ve Filistin'e yerleştirilmesi yine Eichmann'ın sayesinde gerçekleştiriliyordu. 1939'da Prag'daki Yahudiler için, bir başka Yahudi göç bürosu kurdu.
1939 Şubatı'nda Viyana'da yapılan bir toplantıda Eichmann, Alman Yahudi liderleri ile bir antlaşmaya vardı. Viyana'da kurduğu kampların aynısının işgal altındaki Prag'da da kurulmasını kararlaştırdılar. 1940 yılında savaş bütün hızıyla devam ederken Eichmann gene Avrupa'dan 35.000 Yahudinin Filistin'e gönderilmesini organize etti. 1941 yılına gelindiğinde Eichmann, 250.000'den fazla Alman Yahudisinin düzenli bir şekilde Filistin'e yerleşmesini sağlamıştı.
Bu Yahudiler göç ederken mal varlıklarının büyük bir bölümünü Yahudi otoritelere bırakıyorlardı. Bu para yeni İsrail Devleti'nin kurulmasında kullanılıyordu. Parası olmayan "niteliksiz" Yahudiler ise Nazi Almanyası'na işgücü sağlamak için kamplarda toplanıyorlardı.

"Eichmann'ın İdamı" Hikayesindeki Kuşkular
Hayatı boyunca Yahudi davasına hizmet etmiş birisinin Mossad tarafından yakalanıp İsrail'e getirildiği ve burada asılarak idam edildiği şeklindeki senaryo hiç inandırıcı değildir. Nitekim bir çok yazar ve araştırmacı bu konunun üzerine gitmiş, karanlıkta kalan sorulara cevap aramışlardır. Bu araştırmanın zorluğu, ortada Mossad'ın bilinmesini istediğinden başka bilginin bulunmayışında gizlidir. Eichmann'la ilgili tüm evraklar kayıplara karışmıştır ve hiçbir yazılı kaynak bulunamamaktadır.
Adolf Hitler'in özel sekreteri Martin Bormann hakkında iki dosya hazırlayan Nazi avcısı Simon Wiesenthal'ın iddiasına göre, Eichmann hiçbir zaman Arjantin'e gitmemiştir. Ölümüne kadar Avrupa'da yaşamış ve orada son nefesini vermiştir. Ayrıca Buenos Aires'deki Alman Büyükelçiliği'ne Arantin'de hiçbir savaş suçlusunun bulunmadığı haber verilmiştir.

Mossad'ın Soykırım Propagandasını
Canlı Tutmak İçin Yaptığı 7 Yıllık "Korkunç İvan Şovu"
Eichmann olayının bir benzeri de "Korkunç İvan" davasıydı. Yedi yıl boyunca İsrail mahkemelerinde yargılanan ve basın yoluyla sürekli gündeme getirilen John Demjanjuk, İsrail'in soykırım propagandası yapmak için kullandığı bir şov malzemesine döndü.
Oysa deliller, daha mahkeme başlarken bile bu olayın düzmece olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Duruşmalar sırasında Treblinka'dan kurtulmayı başaran beş kişi olduklarını iddia eden şahıslar Demjanjuk'un Korkunç İvan lakaplı kişi olduğunda ittifak ettiler. Fakat Sovyet arşivleri aksini idda ediyordu. Buna göre tanımlanan Korkunç İvan Manchenko, Demjanjik'tan 9 yaş büyüktü. Fakat Ona karşı büyük bir kampanya başlatılmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Avraham Sharir, mahkeme öncesinde Demjanjuk'tan hep Nazi savaş suçlusu diye bahsediyordu. Savunma Avukatı Yoram Sheftel "Mahkemede hiç şansımız yoktu. Davalıya her gün gözdağı veriliyordu. Herkes onu linç etmek istiyordu" demişti.37 Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Yehuda Bauer ise "Demjanjuk davası, soykırım vahşetini İsrailli genç nesillerin gözleri önüne sunmuş olması açısından son derece önemlidir"38 diyordu.
Demjanjuk olayında şahitler ve avukatlar görevlerini tam anlamıyla yaptılar. Eichmann'ın avukatı gibi Demjanjuk'un avukatı da Yahudiydi. Bir yetkilinin belirttiği gibi İsrailli avukat Yoram Sheftel Demjanjuk'a yapılabilecek en kötü savunmayı yaptı. Soykırım senaryosu Korkunç İvan temsiliyle yedi sene kamuoyunu meşgul etti. Ve sonunda Demjanjuk serbest kalıp mükafatını aldı.

Kennedy Suikastine Giden Yol
1960 yılında ABD'de yapılan başkanlık seçimlerini Demokrat Parti'nin genç ve karizmatik adayı John F. Kennedy kazandı. Başarılı her lider gibi onun da en az dostları kadar düşmanı vardı.
Özellikle İsrail Lobisi Kennedy'e sıcak bakmıyordu. Amerikan tarihindeki ilk Katolik Başkandı; ayrıca eski bir büyükelçi olan babası Joseph Kennedy de zamanında Lobi tarafından boy hedefi haline getirilmişti. Kennedy de Lobiye ve İsrail'e pek sıcak bakmıyordu; propaganda çalışmaları sırasında Yahudi Lobisi'nden aldığı ve seçim kampanyasına yapılacak yüklü bir bağış karşılığında Ortadoğu politikasını yeniden gözden geçirme teklifi onu Lobi'den bir hayli soğutmuştu.
İlerleyen aylarda da Başkan, İsrail yönetimiyle büyük bir çatışmaya girdi. Anlaşmazlık, İsrail'in nükleer programı nedeniyle patlak vermişti. İsrail Başbakanı Ben-Gurion, hummalı bir nükleer silah üretme programı izliyordu, Kennedy ise nükleer silahlanmayı durdurma programı çerçevesinde Yahudi Devleti'ni bu işten vazgeçmesi için ikna etmeye çalışıyordu.
Pulitzer ödüllü Amerikalı yazar Seymour M. Hersh, The Sampson Option: Israel, America and the Bomb adlı kitabında Kennedy ile Ben-Gurion arasında, İsrail'in nükleer programı hakkında "kavga"ya dönüşen fikir ayrılığını ayrıntılarıyla aktarır. Buna göre, bir keresinde dostu Charles Bartlett'e "Bu o... çocuklarının (İsraillilerden bahsediyor) nükleer kapasiteleri konusunda bana sürekli yalan söylediklerini biliyorum" diyen Kennedy, elinden geldiğince Yahudi Devleti'nin Dimona reaktöründeki gizli nükleer çalışmalarını engellemeye çalışmıştı. Ben-Gurion'un yazdığı mektuplarda kendisinden "genç adam" diye söz etmesi ve daha üst bir konumdaymış gibi bir üslup kullanması yüzünden de çileden çıkıyordu.
Bu arada Kennedy'nin Araplara yönelik olumlu bakış açısı da, onu İsrail ve Yahudi Lobisi nezdinde tam anlamıyla boy hedefi haline getirmişti. Kennedy'nin Ortadoğu'da adil bir politika uygulamaya niyetlendiği, daha senatör olduğu sıralarda Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir'i desteklemesiyle ortaya çıkmıştı. Cezayir'in bağımsızlığını kazanmasını engellemek için Fransa'ya büyük askeri destek veren İsrail, JFK'nın "tehlikeli" biri olduğunu daha o zaman sezmişti. Genç Başkan, Beyaz Saray'a yerleştikten sonra da Arap ülkeleriyle, özellikle de Mısır'la olumlu ilişkiler kurmaya çalışmıştı.
Kısacası, Amerika ve İsrail'deki Yahudi liderler, oldukça büyük bir sorunla karşı karşıya kalmışlardı. Ancak Kennedy halktan çok büyük destek alıyordu ve bir sonraki seçimleri kazanacağına da kesin gözüyle bakılıyordu. Ancak İsrail ve Lobi, bir beş sene daha kendi ideolojilerine ve stratejik çıkarlarına karşıt bir başkana tahammül edemezdi..
Peki ne yapmalıydılar? Kennedy ikna edilemeyecek gibi gözüküyordu; bunu zaten seçimden kısa bir süre önce denemiş ve ters tepkiyle karşılaşmışlardı. Bu durumda Kennedy'nin yerine geçebilecek muhtemel başkanlar üzerinde düşünmek gerekiyordu. Kennedy'nin Cumhuriyetçi Parti'den rakibi olan Nixon da onlar için pek işe yarar gözükmüyordu. Seçimlerde Nixon'a büyük bir destek verip Kennedy'nin kaybetmesini sağlasalar bile, yine de ellerine bir şey geçmeyecekti. Ancak bir başka isim, onlar için çok uygun sinyaller veriyordu. Bu, Kennedy'nin yardımcısı Lyndon B. Johnson'dı. Son dönemlerde özellikle dış politika konularında Kennedy'le çokça tartışan ve Başkan'la arası oldukça açık olan Johnson, Lobi açısından "ideal Başkan" prototipi çiziyordu. Politik kariyeri boyunca İsrail'e desteğini sık sık vurgulamış ve Başkan Yardımcılığı yaptığı dönem boyunca da Yahudi Devleti'ne olan sempatisini açığa vurmuştu.
Eğer İsrail ve Lobi, bir yolunu bulur da Kennedy'nin yerine Johnson'ı Başkan koltuğuna oturtabilirlerse, oldukça büyük bir iş başarmış olacaklardı. Ama bu normalde mümkün değildi; böyle bir koltuk değişimi için Başkan'ın ya istifa etmesi ya da ölmesi gerekiyordu. Başkan'ın istifa etmeye hiç niyeti yoktu ve geriye tek bir yol kalmıştı...

Suikastte "Son Hüküm": Başkan'ı Mossad Öldürdü!...
Amerikan Kongresi eski üyesi Paul Findley'e göre Kennedy suikasti hakkında üretilen komplo teorileri arasında İsrail'in adı hiç geçmemektedir. Oysa Yahudi Devleti'nin Kennedy'i ortadan kaldırmak için çok fazla sebebi vardır. Ayrıca Findley'in dediği gibi Kennedy suikasti ile ilgili olarak sanık sandalyesine oturtulan Küba lideri Castro, mafya, fanatik anti-komünistler ya da diğer zanlılar bu işin üstesinden gelebilecek güç ve yeteneğe sahip değillerdir. (Oliver Stone'nun JFK adlı filminde ortaya konduğu gibi Kennedy suikasti son derece planlı ve sofistike bir eylemdir ve devlet içindeki bazı odakların işin içine karıştığı kesindir.) Findley, Mossad'ın Kennedy'i ortadan kaldırmayı isteyecek nedenlere ve bu işi yapabilecek güç ve yeteneğe kesin olarak sahip olduğunu hatırlatır. Bu gerçeğe rağmen sanıklar listesinde Mossad ve İsrail isimlerinin hiç geçirilmemesi, kuşkuları daha da artırmaktadır.
Kennedy suikastinde Mossad'ın rolü ile ilgili en detaylı çalışma ise Amerikalı araştırmacı Michael Collins Piper'ın 1993 yılında yayınladığı Final Judgement (Son Hüküm) adlı kitapta ortaya konur. Piper, 335 sayfa ve 600 dipnottan oluşan kitabında Kennedy suikasti ile ilgili "son hükmü" vermektedir: Suikast Mossad ürünüdür!...
Piper, öncelikle Kennedy ile İsrail yönetimi arasındaki çatışmanın detaylarını inceliyordu. Bu çatışma o kadar keskindi ki, İsrail Başbakanı Ben-Gurion, Nisan 1963'te Kennedy'nin varlığının İsrail'i tehdit ettiğini öne sürerek istifa etmişti.
Suikastin ayrıntılarında çok sayıda Mossad bağlantısı vardı. Piper, New Orleans Savcısı Jim Garrison (JFK filminde Kevin Costner'ın canlandırdığı kişi) tarafından suikast ile ilgili olarak soruşturmaya uğrayan Clay Shaw'a dikkat çekiyordu. Çünkü delil yetersizliği ile davadan beraat eden, ancak suikastle ilgisi olduğu aşikar olan Shaw, Mossad'ın paravan şirketi olarak işlev gören bir firmanın yönetim kurulunda çalışıyordu. (Piper'a göre, yönetmen Oliver Stone, JFK filminde Clay Shaw'un bu Mossad bağlantısını atlamıştır, çünkü Stone'un en büyük finansörü, Arnon Milchan adlı İsrailli bir silah tüccarıdır).
Piper'ın kitabında konuyla ilgili önemli bilgiler aktaran eski bir Fransız istihbaratçı vardır. Bu kişi, Mossad'ın suikastçilerle bağlantı kurarken, Fransız istihbaratındaki bir ajandan yararlandığını söyler. Mossad'la suikastçiler arasında aracılık yapan bu Fransız ajan, Cezayir yanlısı tutumundan dolayı Kennedy'den nefret etmektedir.
Piper, suikastteki Mossad bağlantısının hasıraltı edilmesine de değinir. Belli kişiler, suçu mümkün olduğunca uzak adreslere göndermeye çalışmışlardır. Suikasti inceleyen Warren Komisyonu'na, sorumlunun KGB olduğu konusunda en çok telkinde bulunan kişi, CIA eski Şefi James J. Angleton'dır. Angleton'ın en önemli özelliği ise İsrail ve Mossad'a olan yakınlığıdır; CIA Şefi olduğu dönemde "Mossad'ın manevi babası" ünvanını kazanmıştır.
Suikastteki "İsrail bağlantısını"nı güçlendiren bir başka nokta ise, Kennedy'nin ardından Başkan olan Johnson'ın İsrail'e olan büyük yakınlığıdır. O tarihe kadar görev yapan Amerikan başkanları içinde "en İsrail yanlısı" sayılan Johnson, ilk kez Yahudi Devleti'ne büyük miktarlarda silah yardımı yapmış, 1967 Savaşı sırasında İsrail'e gizli yollardan askeri araç ve deneyimli personel göndermişti.40 Paul Findley, Johnson hakkında şunları söylüyor: "İsrail hükümeti Johnson Başkan olursa herşeyin lehlerine dönüşeceğini bilmekteydi ve gerçekten de öyle oldu. Kennedy'nin ölümünden sonra ABD ilk defa İsrail'e çok geniş çapta silah göndermeye başladı. Lobi, Johnson döneminde lobi yapmaya gerek bile duymamıştı.

Kennedy Dosyası'nın Mossad Tarafından Kapattırılışı
Kennedy'nin öldürülmesinin ardından kurulan ve Warren Komisyonu olarak bilinen Senato Özel Soruşturma Komisyonu, cinayeti tek başına hareket eden Lee Harvey Oswald'ın işlediği sonucuna varmıştı. Ancak gerek cinayetin sorumlusu olarak gösterilen Oswald'ın gerekse henüz mahkeme önüne çıkmadan onu öldüren Jack Ruby'nin ve olaya adı karışan bazı kişilerin kuşkulu biçimde öldürülmeleri, gerekse soruşturmanın yürütülmesindeki bazı kuşkulu noktalar, ABD kamuoyunda birçok spekülasyona yol açmıştı. Olayla ilgili olarak toplanan binlerce sayfalık belgenin bugüne dek gizli tutulması da ortaya birçok komplo teorisinin atılmasına neden oldu.
Cinayeti gören 47 şahit, kaza veya hastalık sebebiyle (!) ya da intihar ederek (!) öldü. FBI'ya göre Oswald cinayeti tek başına işlemişti. Tek silah kullanılmıştı. Hiçbir ABD gizli servisi olaya karışmamıştı. Olay böylece basit bir bireysel terör hareketi olarak gösterilmek isteniyordu.
Olayı sözde araştırmak amacıyla iki komisyon kuruldu. 1964 ve 1975'de kurulan Warren ve Rockefeller Komisyonlarında aynı sonuçlara ulaşıldı. Komisyonların raporlarına göre Polonyalı bir Yahudi olan Ruby sıkı bir milliyetçiydi ve katil olarak tanıtılan Oswald'ı da Başkanı'nı öldüren kişiden intikam almak amacıyla vurmuştu. Oysa sonradan, Oswald ve Ruby'nin beraber hareket ettikleri ortaya çıktı.
Olayı gören birçok şahit Warren Komisyonu'nca dinlenmiyor, dinlenenlerin ifadeleri de değiştiriliyordu. Daha sonra, Yahudi senatör Frank Church'ün başkanlığını yaptığı Church Komisyonu'nun hazırladığı raporda da hiçbir sonuca ulaşamaması bu suikastin arkasındaki güçlerle ilgili gerçekler hakkında soru işaretlerinin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Ortada çok ilginç gerçekler vardı ve bu gerçeklerin hepsi bir komplonun düzenlenmiş olduğunu açıkça ortaya koymaktaydı. Dikkati dağıtmak için, Kennedy'yi mafyanın öldürdüğü söyleniyordu. Acaba mafya tören güzergahını değiştirebilir miydi? Başkan'ın korumalarını kaldırabilir miydi? FBI'yı, Dallas polisini, Warren komisyonunu yönlendirebilir miydi? Otopsiye müdahale edebilir, medyaya yalan haber yazdırabilir miydi?
Kennedy üç ayrı yerden gelen kurşunlarla vurulmuştu. Bu otopside kanıtlanmış, ama üstü örtülmüştü. Kennedy'nin yanında vurulan Teksas Valisi Conoly'nin kanlı üniforması temizlikçiye, Kennedy'nin limuzini yıkamaya gönderilmişti. Başkan'ın otopsi için açılan beyninin ise kaybolduğu söyleniyordu!
Oswald'ın 2 kurşunundan 8 yara izi çıktığı söyleniyordu. Fakat otopsi gereğince yapılmıyor, bulgular askeri doktorlar tarafından örtbas ediliyordu. Otopsiyi Ordudaki general ve amiraller yönetiyorlardı.
Birçok kaynak Oswald'ın Amerikan gizli servisi CIA adına hareket ettiğini yazdı. Oswald bu tip bir iş için çok daha önceleri "hazırlanmış" bir kişiydi. CIA, suikastten çok daha önceleri Oswald'ı eğitmek için Rusya'ya göndermişti. Oswald Rusya'da kendini Amerika'ya ihanet eden bir vatan haini olarak tanıtmıştı, ama aslında CIA, onun oradaki durumunu en ince ayrıntısına kadar yönetiyordu. Daha sonra Rusya'dan ayrıldı. Küba'da bir delegasyonla görüştü. Bu arada CIA hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranıyordu. Oswald, ardından İsviçre'de bir üniversiteye yazıldı. Buradan İngiltere'ye gitti. Sonra Sovyet vatandaşı oldu. 2 yıl sonra Yahudi stratejist Kissinger'in ilerde ortağı olacak olan B. Classon, Oswald'ın ABD'ye dönüşünü ayarladı. FBI ve CIA tüm bu gelişmeleri denetliyordu. Oswald, 1962'de Pentagon'da çalışmaya başladı. 1963'de FBI aniden Oswald'ın KGB ajanı olduğu söylentilerini yaydı, bu konuyla ilgili Oswald'a ait sahte belgeler ortaya çıkarıldı. Böylece Kennedy suikasti öncesi, Oswald'ı bir KGB ajanı gibi gösteren senaryo düzenlenmiş oldu. Kennedy suikastinden 1-2 gün önce Oswald Küba'yı savunan ABD karşıtı yazılar yazdı ve Dallas'da polislerin eline tehdit mektupları verdi. Ve bunu nedense CIA, FBI, Deniz Kuvvetleri haberalma binalarının bulunduğu bir meydanın ortasında yaptı! Bu senaryo, aslında olayın içine Küba ve KGB gibi değişik alternatifler sokmak için yapılmıştı. Kennedy'nin ölümünden sonra ise Oswald'ın CIA ajanlığıyla ilgili tüm belgeler yok edildi.
Olayı ısrarla KGB'nin üzerine atanların başında ise CIA'nın Mossad'la bağlantılarını gerçekleştiren eski CIA Şefi James Jesus Angleton vardı. Dikkati dağıtıp, mafya-Küba teorileri ortaya çıkarmak için mafya-Küba bağlantılı birçok CIA ajanı olayla ilgiliymiş gibi gösterilerek, dikkat başka yönlere çekiliyordu. Bu bir aldatmacaydı. Ayrıca, mafya da zaten Mossad'ın bir uzantısından başka bir şey değildi. ABD Mafyası'nın başı Yahudi Meyer Lansky zaten Mossad'la doğrudan bağlantılı çalışmaktaydı. Mossad'ın bilgisi dışında eylem yapması mümkün değildi. Meyer Lansky, CIA ile de ortak işler yürütüyordu.
Oswald ve onu öldüren Ruby'nin Dallas'taki polis otoriteleriyle ve FBI'yla yakın ilişkileri vardı. FBI Ruby'i birçok görevde kullanmıştı. Ruby konuşmasının engellenmesi için hapiste kendisine kanser yapıcı ilaçlar verildiğini söyler ve esrarengiz bir şekilde kanserden ölür.
Olayla ilgilenen polis M. Tippit, olaydan kısa bir süre sonra elinde Oswald'ın resmiyle suikastçıyı arıyordu! Daha sonra o da öldürüldü. Dallas'da bilinmeyen bir nedenle askeri koruma görevlileri görevlendirilmemişti. Oswald askeriye tarafından 12 saat soruşturuldu. Sonuç açıklanmadı. Kennedy suikastini soruşturan Warren Komisyonu Oswald'ın cinayeti tek başına işlediğini sonucunu çıkardı, fakat Amerikan halkının sadece yüzde 10'u buna inandı.

Suikasti Örtbas Eden "Loca": Warren Komisyonu
Kennedy suikastini çözmek için görevlendirilen Warren Komisyonu'ndaki kişilere bakıldığında, bu kişilerin Kennedy'nin ölüm emrini bizzat vermiş kişiler olduğunu görmek zor değil. İşte Warren Komisyonu'nun "birader"leri:
Earl Warren: 33 Dereceli Büyük Üstad mason, Komisyon'un başkanı.
Allen Dulles: CIA'nın kurucusu, Kennedy'nin görevden almayı düşündüğü mason, CFR, Bilderberg üyesi mafya bağlantılı CIA Şefi, Mossad ile ortak operasyonlar yapıyordu.
Gerald Ford: Mason, aynı zamanda Bilderberg üyesi.Ford, Malta Locası numara 405'e kayıtlıydı. 1963'de 33. dereceye yükseldi.
John McCloy: Mason, CFR, Bilderberg üyesi.
Richard Russell: Mason.
John Sherman Cooper: Rotaryen.
Suikast hakkında komisyonca üretilen teoriler, komisyonun CIA-FBI ve Johnson'a bağlılığıyla ilgili sorular ortaya çıkardı. Çünkü komisyon KGB teorisini ısrarla gündemde tutuyordu. Resmi KGB masalı, medya tarafından da körüklenince, JFK dosyaları açılmadan kapatıldı. FBI Şefi mason Edgar Hoover ve Kennedy'nin yerine Başkan olan Lyndon Johnson kimin emrindeydi? Kennedy'nin karşı çıktığı Vietnam Savaşı'ndan kimin çıkarı olabilirdi? Bu sorular bizi Mossad hipotezine biraz daha yaklaştırıyor. Johnson İsrail'in gelmiş geçmiş en iyi dostu oldu. Hoover Mossad'ın ABD'deki tüm eylemlerini örtbas eden bir "dost"uydu. Vietnam, Arap-İsrail sorunlarına ABD'nin tarafsız yaklaşmasını engelleyen önemli bir faktör oldu. Yahudi silah tüccarları Vietnam'dan önemli karlar elde ederken İsrail, Vietnam krizinden istifade ederek Kennedy'nin karşı çıktığı Dimona'daki nükleer santralin inşasına büyük bir hız verdi.
Suikastte karanlıkta kalmış birçok nokta aralanmış olmasına rağmen, günümüzde bile Yahudi Lobileri kontrolündeki medya kamuoyunu aldatmaktadır. Kennedy belgeselleri, JFK filmi gibi birçok program aracılığıyla olay genelde mafya-Küba-KGB ağırlıklı, bazen de Mossad'dan bağımsız bir CIA-FBI komplosu gibi gösteriliyor. Yahudi Jack Ruby ve Oswald, her ikisi de FBI ajanı olarak çalışmıştı. Kennedy Hoover'ı FBI şefliğinden almayı planlıyordu. Suikast günü Hoover özel bir iş için (!) Dallas'taydı. 1977 yılında olay hakkında bilgisi olan 10 FBI ajanı garip ve hala açıklanmayan koşullarda öldü.

Suikaste Göz Yuman Mason FBI Şefi Edgar Hoover
Kennedy'nin ölmeden önce görevden almayı düşündüğü FBI Şefi mason Hoover, İsrail'in dostları olan Truman, Johnson ve Nixon dönemlerinde son derece popüler bir yöneticiydi. FBI Şefi'nin iki büyük özelliği daha vardı; çok üst dereceli bir masondu ve bir homoseksüeldi. Anthony Summers'ın yazdığı Resmi ve Gizli: J. Edgar Hoover'ın Gizli Yaşamı adlı kitapta Hoover'ın eşcinsel olduğu ve bu gerçeği saptayan mafya babası ve Mossad ajanı Meyer Lansky'nin bunu Hoover'e karşı ölünceye kadar koz olarak kullandığı belirtiliyordu. Hoover'in kadın kılığına girmiş halde cinsel ilişki halindeki fotoğrafları OSS Şefi William Donnovan tarafından Meyer Lansky'ye vermiş ve bu fotoğraflar Meyer Lansky tarafından hayati koz olarak kullanımıştı.
CIA ajanı Carl Duckett'ın, İsrail'in 3 ya da 4 nükleer bombaya sahip olduğu yolundaki 1968 yılına ait çok gizli bir CIA raporu, bir Amerikan Yahudisi olan Zalman Şapiro'nun 4 bombaya yetecek miktardaki 100 kg.'dan fazla zenginleştirilmiş uranyumu İsrail'e kaçırmış olmasına dayanıyordu. Kaçırılan uranyum, Duckett'ın İsrail'in en az on bombaya sahip olduğu şeklindeki değerlendirmesinin de temeliydi. CIA açısından Şapiro, İsrail'e destek olan bir Yahudiden daha fazla bir şeydi. O, nükleer -yakıt-işleme işinde olan, İsrail'e düzenli seyahatler yapan ve İsrail hükümetiyle bazı cüretkar işlere girişen bir Yahudiydi. Pek çok başka yönden de tipik bir çifte sadakat örneğiydi. Litvanya'dan göçeden bir hahamın çok başarılı oğluydu. Şapiro'nun en büyük koruyucusu ise mason Hoover idi.
Kısacası, Kennedy'nin başlattığı, "Amerika'nın İsrail'den bağımsız olabilme mücadelesi" yine Kennedy ile sona erdi...

George Bush'un Yanlışları ve
Mossad'ın "Bush Suikasti'"Planı
Kennedy suikastının ardından İsrail ve Mossad bir başka ABD başkanına yönelik bir operasyonu olmadı. Zaten sonraki başkanların çoğu "sorun" çıkarmadı; Johnson, Ford, Carter, Reagan ve Clinton, İsrail'in gönüllü destekçileriydiler. Biraz pürüz yaratan Nixon ise Watergate ile, yani "demokratik" yollardan aşıldı.
Ancak Mossad, bir ABD Başkanı'nı ortadan kaldırmak için Kennedy'nin ardından bir kez daha suikast planı yapmıştı. Suikast "kıl payı" bir farkla gerçekleşmedi.
1988 yılında Beyaz Saraya oturan George Bush'un İsrail Lobisiyle olan ilişkisi inişli-çıkışlıydı. İlk başta, Lobi Bush'a gayet olumlu bakıyordu. Reagan'ın Başkan Yardımcılığı'nı yaptığı dönemde, Lobinin gözüne girmek için Siyonizmi ırkçılık sayan 1975 tarihli Birleşmiş Milletler kararının değişmesine ön-ayak olmuştu. Bu konuda yaptığı bir konuşmada "Siyonizmi ırkçılıkla birleştiren Birleşmiş Milletler kararı bir an önce geri alınmalıdır... Her ulusun doğal hakkı olan milliyetçiliği İsrail'den esirgenmemelidir" demişti. Körfez Savaşı sırasında da İsrail ve Lobi Bush'tan çok memnun kaldılar. Başkan, savaşı tam Kissinger'ın gösterdiği biçimde, yani İsrail hesaplarına uygun olarak yürütmüştü.
Körfez Savaşı'nın ardından Washington'daki hemen herkes Bush'un bir sonraki seçimi kazanacağına kesin gözüyle bakıyordu. Çünkü Başkan, kazandığı askeri başarıdan dolayı büyük kamuoyu desteği toplamıştı ve Lobi de onu destekliyordu. Ama herşey çok kısa bir süre içinde değişti.
Sorun, ilk olarak ekonomik sıkıntıdan doğdu. Amerikan ekonomisi kötüye gidiyordu ve bu da seçmenleri Bush yönetimi hakkında olumsuz düşünmeye itiyordu. Körfez Savaşı'nın büyüsü kısa sürede geçti ve asıl olarak "eline geçen paraya" bakan sokaktaki Amerikalı, Bush'un aleyhine dönmeye başladı. Ve tam da bu sırada gerçek sorun ortaya çıktı: İsrail'deki Yitzhak Şamir hükümeti, işgal altındaki Batı Şeria'da yeni Yahudi yerleşim bölgeleri inşa etmek için Amerika'dan 10 milyar dolar yardım istediğini açıkladı. Bush bu parayı verebilir ve seçimde Lobinin desteğini kazanabilirdi. Ama parayı verdiğinde ekonomi iyice kötüye gidecekti. Bu nedenle Başkan, İsrail'e hayır demeye karar verdi. Parayı vermediğinde ekonomiyi toparlayabileceğini, hem de bu tavrı nedeniyle Amerikan seçmeninden olumlu puan alacağını düşünmüştü.
Ama yanılmıştı. Amerikan seçmeni, Bush'un İsrail'e para vermeyerek kendileri açısından iyi bir karar aldığını seçimlere kadar unuttular. Ama Lobi, Bush'un hatasını unutmadı. Tüm Yahudi örgütleri, Yahudi kontrollü medya ve İsrail sempatizanları, Bush aleyhinde ateşli bir kampanya başlattılar. İsrail'de Bush'u firavun giysileri içinde gösteren afişler çizilmiş ve altına "Firavunların üstesinden geldik, Bush'un da üstesinden geleceğiz" cümlesi yazılmıştı.
Aslında İsrail'in Bush'a olan nefreti, yalnızca aleyhinde propaganda yapmakla kalmamış, Yahudi Devleti'nin gizli servisi, Başkan'ı öldürmeyi de planlamıştı. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception'da, Mossad'ın düzenlediği "Bush suikasti" planına da değinmektedir.54 Ostrovsky'nin yazdığına göre, İsrail, Mossad ve Lobi Bush'u bir numaralı düşman olarak belirledikleri sıralarda, Başkan Yardımcısı Dan Quayle'ye olan sempatilerini koruyorlardı. Çünkü Quayle, Bush'un İsrail'e yönelik son tutumunu desteklemediğini açıkça belli ediyordu. Sicili de Bush'a göre daha temizdi; her zaman İsrail'e olan bağlılığını ifade etmiş ve kanıtlamıştı. Ostrovsky, Başkan ve Yardımcısı arasındaki bu ilginç farkın, ilginç bir şekilde gelenekselleşmiş bir durum olduğuna, daha önce de İsrail'le çatışan başkanların yanından İsrail'e sürekli göz kırpan Başkan Yardımcıları'nın hep var olduğuna dikkat çekiyor. Eski ajan, bu konuda Eisenhower dönemini, Kennedy-Johnson ve Nixon-Ford yönetimlerini örnek veriyor. Bu ilginç durumun tek mantıklı açıklaması ise Başkanlık koltuğunda oturan kişinin İsrail'e hayır demeyi göze alabilirken, bir sonraki dönemde Lobinin desteğiyle Başkan olmayı uman Başkan Yardımcısı'nın siyasi kariyerini düşünüyor olması...
Bir başka deyişle, İsrailliler daha önce Kennedy'e uyguladıkları planı, "Başkan'ı vur, Yardımcısı'nı getir" formülünü uygulamaya karar vermişlerdi.
Ostrovsky'nin yazdığına göre, Bush suikasti, 1991'de Madrid'de yapılan Arap-İsrail barış görüşmeleri sırasında gerçekleştirilecekti. O sıralar görüşmelerin yapılacağı Madrid Sarayı dünyanın en iyi korunan yeri sayılırdı; Madrid polisi olağanüstü güvenlik önlemleri almış, ayrıca konferansa katılan liderler de kendi güvenlik servisleri tarafından koruma altına alınmıştı. Kimse, bu güvenlik önlemlerini aşıp, hem İspanyol polisi, hem de CIA tarafından korunan Bush'u vurmayı başaramazdı. Ancak Ostrovsky'nin belirttiği gibi Mossad, konferansın güvenlik sisteminin sorumluluğunu İspanyol servisleriyle ortak olarak üstlenmişti ve doğal olarak alınan güvenlik önlemlerinin detaylı bir planına sahipti. Mossad yönetimi, Bush'u öldürmek için ne yapılması gerektiğini de hesaplamıştı. Bu iş için Mossad içinde özel bir "Kidon Grubu" (infaz timi) görevlendirilmiş ve bunlar da üç Mossad işbirlikçisi profesyonel Filistinli'yi bu iş için ayarlamışlardı. Suikasti, Mossad'ın hazırladığı plana göre bu üç Filistinli —Ostrovsky adlarını Beijdun Salameh, Muhammed Hüseyin ve Hüseyin Şahin olarak veriyor— yapacak ve suç da Filistin örgütlerinin en radikallerinden Ebu Nidal üzerine atılacaktı. Mossad, söz konusu üç militanın Bush'a yaklaşmasını sağlayacak, suikastin ardından da Bush'u koruyamadıkları için üzgün olduklarını ama zaten kendilerinin birinci görevlerinin bu olmadığını açıklayacaklardı.
Ancak Ostrovsky'nin yazdığına göre, bu plan, gerçekleşmesi hesaplanan günden kısa bir süre önce, Mossad içindeki bazı ılımlı elemanlar tarafından medyaya sızdırıldı. Jack Anderson ve Jane Hunter gibi Ortadoğu konusunda uzman sayılan gazeteciler, bu planı köşelerinde yazdılar. Bunun üzerine de Mossad suikastten vazgeçti. Amerika, ikinci bir Kennedy vakasının eşiğinden dönmüştü.
Ancak İsrail yine de kısa bir süre sonra öldürerek değil ama daha "demokratik" bir yoldan kurtuldu Bush'tan. 1992 seçimlerinde tüm Yahudi örgütleri, tüm İsrail sempatizanı medya, Bush aleyhinde yoğun bir kampanya izlerken, Bush'un rakibine de büyük destek verdiler. Başkan seçildiğinde İsrail'in çıkarlarını korumak için herşeyi yapacağına söz veren Clinton, seçimleri kazandı ve Beyaz Saray'a oturdu.

Basın Kralı, Mossad Ajanı Maxwell'in Sır Dolu Ölümü
Basın kralı olarak bilinen ve dünyada sayısız yayın organından oluşan dev bir kartelin sahibi Robert Maxwell... 54 metrelik lüks teknesiyle denize açılıyor ve bu onun son son deniz yolculuğu oluyor. İddialara göre güvertede dolaştığı sırada kalp krizi geçiriyor ve denize düşerek boğuluyor. Ardından bir çok soru işareti bırakarak tarihe karışıyor. Cenaze töreni görkemli bir şekilde Kudüs'te yapılıyor. Törene İsrail Devlet Başkanı Haim Herzog, Başbakan Yitzhak Şamir ve çok sayıda üst düzey politikacı ve devlet adamı katılıyor.
Şimdi bu esrarengiz olayın perde arkasını detaylarıyla inceleyelim.
Maxwel'in ölümünün resmen açıklanmasından 45 dakika önce, gazetesine bildiren Jerusalem Post gazetesi polis muhabirinin kimliği hala gizli tutuluyor. Gazetenin bir yazarı olan Fettman, bu gazetenin olayı 45 dakika önceden nasıl bildiği sorusuna cevap veremiyor.
İngiltere'de yayınlanan Sunday Sports gazetesi KGB istihbaratına dayanarak denizde boğulan kişinin Maxwell'in kullandığı dublör Andreas olduğu ve Maxwell'in katılmadığı bazı toplantılara bu kişinin gönderildiğini bildiriyor.
Bugüne dek elde edilen bulgular, Maxwell'in hala hayatta olabileceği yolundaki şüpheleri doğrular niteliktedir. Maxwell'e ait olduğu iddia edilen ve Kanarya Adaları'nda denizden çıkarılan cesedin zehirli gazla kalp krizi geçirtilerek öldürülen Andreas olduğu ve çalışanlarının emeklilik sigortalarından 426 milyon sterlin çaldığı öne sürülen Maxwell'in, Güney Amerika'da gizli bir yere gitmiş olmasının kuvvetli bir ihtimaldir.
Maxwell'in öldüğünü "ispatlamak" için İsrail'de, Tel Aviv'deki sağlık Enstitüsü'nde ölümünden dört gün sonra cesedine gizli bir otopsi yapılır. Otopsiyi yapan İsrailli doktorlar diş yapısından cesedin kesinlikle Maxwell'e ait olduğunu iddia ederler. Ancak kısa bir süre sonra İngiliz Guardian gazetesi, bu otopsi sonuçlarının gerçeği yansıtmadığını, diş ve parmak izi incelemelerinin doğru olmadığını iddia eder. Ayrıca otopside Maxwell'in kulağına benzemeyen bir kulak yapısı saptanmıştır.
Böylece sır dolu bu ölüme yeni soru işaretleri eklenmiş oldu. Şimdi akıllara takılan sorular şunlardı:
- Her zaman yanında bir sekreter bulunduran Maxwell, yatına neden yalnız başına binmişti?
- Kaybolduğu anlaşılınca kaptan neden İspanyol makamları yerine Londra'yı haberdar etti? Neden denizde hemen bir aramaya başlanmadı?
- Adli Tıp uzmanları yatı neden incelemedi?
- Yatta daima 4 kişi devriye gezerdi. Neden kimse, Maxwell'in denize düştüğünü görmedi, duymadı?
- İngiliz-İsrail dostluk derneği toplantısında bir konuşma yapması gereken Maxwell bunu niye iptal etti?
Kayboluşundan bir süre önce Pulitzer ödüllü yazar Seymour M. Hersh, The Sampson's Option adlı kitapta Maxwell'in Mossad ajanı olduğunu açıklamıştı. bunun üzerine Maxwell'in sahibi olduğu Mirror Grubu'nun borsaya kote edilmiş hisse senetlerinde hızlı bir değer kaybı başladı. Zaman kısaydı. Bunun nedeni 68 yaşındaki Maxwell'in iş imparatorluğu çökmeden öldürülmesiydi. Durumunu savunması engellenmeliydi; ayrıca İsrail ajanlarına yaptığı tehditleri gerçekleştirmemeliydi. Bundan hemen sonra görev emri sona eren ve deşifre olan Maxwell garip bir ölüme doğru yol aldı. İngiltere'de yayınlanan Business Age dergisinin yazarlarından Kevin Cahill yönetimindeki bir gazeteci ekibi İspanya, İsrail, ABD, Kanada ve İrlanda'da yaptıkları araştırma ve röportajlardan sonra Robert Maxwell'in Mossad'ın denetimindeki eski ajanlarca öldürüldüğü sonucuna vardılar. Hersh kitabında Maxwell'in kısa süre içerisinde iflas edeceği kehanetinde de bulunmuştu. İşin ilginç yanı, Maxwell'in cesedinin bulunmasından üç gün önce, yani 2 Kasım 1991'de İsrail kabinesine yakın bir yetkili Hersch'e Maxwell'in safdışı edilmek üzere olduğunu söylemişti.
Maxwell'in kullanılma fikri dönemin başbakanı Yitzhak Şamir'den gelmişti ama operasyon tamamen Mossad'ın kontrolü altındaydı. Konjonktürel şartların değişmesi yüzünden İsrail ile Sovyetler Birliği arasında para akışını sağlayan Maxwell'in bir değeri kalmamış, üstüne üstlük kendisine verilen paraların bir kısmını hesabına geçirmiş ve geri ödenmesi istenince de şantaj yapmaya kalkmıştı. İsrail parasıyla milyarder durumuna geçen Maxwell İsrail'deki bir çok kuruluşa borçluydu ve onlar Maxwell'e ödemesi için baskı yaptıkça, o da bunları açıklamakla tehdit ediyordu. Bütün şartlar Maxwell'in aleyhine gelişmişti. Otopsi yapmak isteyen birçok doktorun isteği her nedense Maxwell'in ailesi ve avukatlarınca geri çevrildi. İsrail'de yapılan gizli otopsiden sonra Maxwell Kudüs'te devlet töreniyle gömüldü.

Mossad Türkiye'de Ne Yaptı?
İsrail, 1948'de kendisini zorla "zerkettiği" coğrafyada tutunabilmek için orta ve uzun vadeli bir çok plan yapmakta, gizli stratejiler geliştirmektedir. Ortadoğu'nun tek nükleer gücü olmaya çabalaması, etrafını sarmış Arap ülkelerine karşı gelişen her hareketi desteklemesi ve bu ülkelerde iç karışıklıklar yaratarak bunları güçten düşürmeye çalışması, dünya çapındaki lobileri ve gizli servisiyle faaliyetlerine meşru zemin yaratmaya çalışması İsrail Devleti'nin hep bilinen faaliyetleridir. Belki de bu faaliyetler, kendine yaşama alanı yaratmaya çalışan ufacık bir devletin bekaası için mecburen başvurduğu taktiklerdir diye düşünülebilir. Oysa Yahudi Devleti'nin özellikle gizli servisi aracılığıyla giriştiği faaliyetler, Tevrat kaynaklı "Büyük İsrail" hayalleri ve Yeni Dünya Düzeni çabaları, vurgulanan bu "mazlum devlet" imajıyla hiç bağdaşmamaktadır. İsrail'in gizli çalışmaları "kendini savunma" durumunu geçmiş, tam bir saldırı ve istila pozisyonuna girmiştir.
Peki bu pozisyonda Türkiye'nin yeri nedir? Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu'nun en büyük ve en güçlü ülkesidir ve jeo-stratejik konumu itibarıyla çok da "değerlidir". Üstelik İsrail'i kuşatan müslüman coğrafyanın içindeki tek demokratik parlamenter rejime sahip ülkedir. Bu önemli konumu itibarıyle Türkiye'nin, Ariel Şaron'un değimiyle "İsrail'in ilgi alanı içinde" olmaması mümkün değildir. Liberation gazetesinde yayımlanan bir haber de bu sözleri destekler niteliktedir. Buna göre bir İsrailli yönetici, Türkiye'nin kendileri için bir stratejik derinlik sağladığını, özellikle onların akciğeri olduğunu, ve onsuz boğulacaklarını söylemiştir.57 Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat da yaptığı bir konuşmasında Türklere seslenerek "Ortadoğu'da yeni tuzaklarla karşıkarşıyayız. Türkiye'yi de içeren bir takın siyonist faaliyetlerin haberlerini alıyoruz. Kesinlikle sizi bir çembere sokmaya çalışıyorlar. Dikkatli olun" diye uyarmıştı.
İsrail'le Türkiye arasında ilk diplomatik ilişkiler 9 Mart 1950'de kuruldu. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının İsrail'le ilişki kurmasıyla Türkiye'nin Arap ülkeleriyle karşılaşacağı zorluklar da başlıyordu. İsrail'in tanınması daha sonra iktidarı devralan Demokrat Parti lideri Adnan Menderes'e CHP tarafından bırakılan "bir dış politika yükü" olarak görüldü.
1954'te Türkiye dünyada hiçbir ülkenin olmadığı şekilde, üç uluslararası savunma paktına bağlıydı. Bu alışılmadık statü, İsrail yetkililerinin Ankara'yı öncelikli politik ve askeri dikkat merkezi yaptı. Türkiye'nin açık istihbarat için geniş bir faaliyet alanı oluşturduğunu ileri süren İsrailli politikacılar, istihbarat toplamak amacıyla Ankara temsilciliğine askeri ateşe bulundurulmasını önerdiler. İsrail'in Türkiye'deki faaliyetleri için Türkiye'nin politik pozisyonu önemli bir nedendi. Ortadoğu'daki kilit coğrafi pozisyonuyla Türkiye'nin İsrail için değeri artmaktaydı.
İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Walter Eitan, Türkiye'nin Ortadoğu'daki gelişmelerle ilgili bilgi için en iyi istihbarat kaynağı olduğunu söyledi. Bu amaçlarla İsrail Ankara temsilciliğinde daha etkili iletişim faaliyetleri planladı ve Türkiye'nin Irak ve Suriye sınırlarına yakın şehirlerinde konsolosluklar kurmak için çabalar harcadı. 1956 yılında Süveyş Kanalı krizini takiben Türkiye'nin İsrail'e karşı net bir tavır takınmasının ardından 23 Kasım 1956'da Tel Aviv büyükelçisi Şevkati İstinyeli İsrail'den ayrıldı. 22 Aralık 1956'da da İsrail Ankara'daki elçisi Maurice Fisher'i geri çağırdı.
İsrail bu dönemde Ben Gurion tarafından geliştirilen "Periphery" yaklaşımına göre Arap dünyasının etrafında yeralan İran ve Türkiye'nin oluşturduğu "kuzey bağlantısı" ile diğer uçta yeralan Etiyopya'nın bulunduğu "güney bağlantısı" işbirliği alanının temelini oluşturuyordu.
Türkiye'nin önemi İsrail'i kuşatan arap dünyasının "kalbinde" yeralması ve coğrafi açıdan bu bölgenin "dış noktasını" oluşturmasından kaynaklanıyordu.
Bölgede güvenliğini sağlamanın yolunu "düşmanlarının ardına dolaşıp vurma" stratejisi temeline oturtan İsrail, askeri istihbarat Aman tarafından organize edilecek bu işbirliğinde Türkiye'nin müdahale alanları olarak Suriye ve Lübnan'ı belirlemişti.
İsrail yönetimi 1957 yılı Ağustos ayında Mossad'ın Ortadoğu Bölüm Başkanı ve çok deneyimli bir istihbaratçı olan Eliyahu Sasson'u Ankara'ya büyükelçi olarak atadı. Türkiye'yi işbirliğine ikna etmekle görevlendirilen Sasson sık sık Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile biraraya gelerek işbirliği konusunu ele aldılar. Bu görüşmelere İsrail Dışişleri Bakanlığının ordu ve istihbarat birimleri arasındaki koordinasyonu sağlayan "Özel Görevler" danışmanı ve sonradan Mossad'ın başına getirilen Reuven Shiolah aracılık etmişti.
Şam doğumlu ve bir arap uzmanı olan Eliyahu Sasson, Ankara'da görev yaptığı süre içinde iki ülke arasındaki "geniş alan faaliyeti" potansiyeline rağmen "Politik Taksim" adını verdikleri istihbarat alışverişi yoksunluğundan dolayı hem ajan hem de diplomatlık yapmak zorunda kalma münasebetsizliğinden yakınıyordu.
Ankara'da yapılan heyetlerarası istihbarat toplantılarında Türk grubuna MAH reisi Hüseyin Avni Göktürk, İsrail grubuna da Mossad Şefi Reuven Shiolah Başkanlık etti.
Böylece Türkiye-İsrail ve İran arasında üçlü işbirliği ağı Trident kuruldu.
Bu dönemde Mossad'la ilişkiler öylesine tuhaflaşmıştı ki Adana ve çevresi İsrailliler'e çalışma alanı olarak verilirken MAH'ın hizmet reisi Ziya Selışık, İsrail elçiliğinden dışarı çıkmaz olmuştu.
Türkiye ile İsrail arasındaki işbirliğinin bu denli gelişmesinde iki ülke liderlerinin geçmişlerinde aldıkları eğitimlerin de büyük rolü vardı. Türk Cumhurbaşkanı Celal Bayar, merkezi Avrupa'daki Evrensel İsrail Birliği tarafından Yahudilere lisan öğretmek amacıyla dünyanın dört bir yanında kurulan Alliance Israelite okulunun Bursa şubesinden, İsrail'in kurucusu Ben Gurion da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olmuştu.
İşbirliği anlaşmasının yarattığı olumlu havanın ardından Türkiye'deki NATO üslerine ait binaların inşaatı İsrailli Solel Boneh adlı inşaat firmasına verildi. Solel Boneh, İsrail devletinin stratejik bölgelerde kullanmak üzere planladığı her türlü bina ve kompleksin inşaatını üstlenmişti. Yaptığı "güvenli" inşaatlarla ünlü bu firmanın bu özelliğinden Türkiye'deki NATO Ortak Savunma Tesisleri de nasibini almıştı.
Amerikan ve Türk yöneticiler yüksek derecede stratejik öneme sahip bu tesislerin inşasını bir İsrail firmasına vermesinin faturasının ne olabileceğini bundan 30 yıl sonra anladılar. Amerikan donanmasında görev yapan Amerikan Yahudisi John Pollard'ın "en sadık müttefiklerinden" İsrail hesabına casusluk yaptığının anlaşıldığı 1988 yılında başlatılan soruşturmanın boyutları genişledikçe herkesi şoka uğratacak birtakım bilgilere de ulaşıldı. Amerikan Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen soruşturmada Türkiye'deki ortak savunma tesisleri ve bunların içinde saklanan nükleer silahlara ait gizli bilgiler, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın savunmasıyla ilgili yüksek dereceli gizliliğe haiz bilgilerin Sovyetler'in eline nasıl geçtiği de ortaya çıktı.63
1964 yılı Temmuz ayında İsmet İnönü Paris'te Mossad'ın Şefi Meir Amit'in "gözde ajanı" olarak yetiştirdiği İsrail Başbakanı Eshkol Levi ile buluşmuştu. Ziyaret, askeri istihbarat Aman'ın başındaki General Aharon Yariv'in kurumunun etkisini genişletmek için her tür olanağı harekete geçirmek için seferberlik ilan ettiği döneme rastlamıştı. Yariv'in bu istihbarat seferberliği içinde en büyük önem atfettiği konu ise bölgede görev yapan NATO askeri istihbarat servisleri ile işbirliğini geliştirmekti.
İstihbarat alanındaki ilişkileri "rutin" bir işbirliğine giren iki ülke görevlilerini 17 Mayıs 1971 tarihinde İsrail'in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un THKP-C tarafından kaçırılması biraraya getirdi. Mossad ajanı olduğu gerekçesiyle kaçırılan ve nerede olduğu bilinmeyen Elrom'un bulunması için iki ülke gizli servis görevlileri bir kurtarma operasyonunun üzerinde çalışıyorlardı ki, 23 Mayıs günü Elrom'un cesedi İstanbul Nişantaşı'nda bir apartman dairesinde bulundu. Bu olayın ardından silahlı Türk solu ve özellikle de THKP-C üzerinde "çalışmaya" başlayan Mossad çok kısa bir süre içinde bu örgütlerin Lübnan ve ispanya'daki Filistin kamplarındaki silahlı eğitim notlarından mali kaynaklarına kadar elindeki bütün bilgileri Türk istihbaratına vererek THKP-C üyelerinin tek tek yakalanmaları ve hatta öldürülmelerinde büyük rol oynadı.
Bu yardımı doğrulayan bir Türk istihbarat yetkilisi "Sol Elrom'u öldürerek hayatının hatasını yaptı. Bu hem fiziksel bir darbe yemelerine hem de dünya medyasını elinde tutan Yahudi cemaatinin sempatisini yitirmelerine yol açtı" değerlendirmesini yapıyordu."
1980'lere geldiğimizde Savunma Bakanı Ariel Sharon, İsrail'in "ulusal güvenlik çıkar alanlarının" genişletilerek bu konseptin içine "Ortadoğu ve Kızıldeniz'den öteye Türkiye,İran, Pakistan'la Basra Körfezi, Orta ve Kuzey Afrika'nın da dahil edilmesi" çağrısında bulundu. Görev yaptığı süre içinde Lübnan'ı kan gölüne çevirecek olan Sharon, İsrail'in Ulusal güvenliğinin güneyde Kenya'dan Türkiye'ye, batıda Moritanya'dan Pakistan'a kadar olan geniş bölgedeki olayları etkileyebilmesine bağlıyordu.
İsrail cephesinde bu gelişmeler olurken Milli Selamet Partisi, Türkiye'nin "Yahudilerle ilişkisini kesmediği" için Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen hakkında bir gensoru önergesi vererek bakanlıktan düşmesini sağlıyordu.
12 Eylül'le birlikte Türkiye İsrail'le maslahatgüzarlık düzeyinde yürüttüğü diplomatik temsili en alt seviyeye indirme kararı aldı.
15 Mayıs 1982'de Türkiye'ye gelen ABD Dışişleri Bakanı Alexander Haig, İsraillilerin isteği üzerine Ankara'daki temasları sırasında Türkiye'nin Tel Aviv'e karşı izlediği sert tutumu yumuşatması konusunu bir kez de "yüzyüze" anımsattı.
Bernard Lewis, Henry Kissinger, Richard Perle, Zbigniew Brzezinski, George Harris, Morton Abramowitz, Paul Henze, Moris Amitay, Stephen Solarz, Nelson Ledsky, Ellen Laipson, Moris Abram bu isimler Mossad'ın Türkiye'yi nasıl bir ilgi alanı haline getirdiğinin en açık göstergeleri olarak boy gösterdiler.
Mossad'ın Türkiye'deki geniş faaliyetleri Terör, Güneydoğu, faili meçhuller gibi hassas konuları içeriyor.
Emekli albay ve avukat Emin Değer'e göre istikrarlı bir Türkiye istemeyen Mossad'ın, Türkiye'deki terörün tırmanmasında parmağı olabilirdi. Değer, 12 Mart öncesi ve 12 Eylül öncesindeki olaylara, 1 Mayıs 1977 olaylarına Mossad'ın karışmış olabileceğini belirtiyordu. 1940'ların sonunda İstanbul Mossad ajanları için önemli bir merkezdi.65
Türkiye bir çok gizli servisin ajanlarının cirit attığı bir ülkeydi. Bunun en açık göstergesi de CIA geçmişine sahip ABD büyükelçileriydi kuşkusuz.
1950 sonrasında Türkiye'ye gelenlerin ortak yönü, siyasi anlamda dünyanın sıcak bölgelerinde savaş içinde "pişerek" yetişmiş olmalarıydı. Çoğu "Crisis Management" (Kriz Yönetimi) deneyimi olan parlak diplomatlardı. Büyükelçilerin çoğu bir dönem uzun veya kısa CIA bünyesinde analist olarak görev yapmıştı. Örneğin Commer, Türkiye'den sonra ABD'nin savaş halinde olduğu Vietnam'a gönderilmiş, daha sonra da ABD Savunma Bakan Yardımcısı olmuştu. Türkiye'ye uygulanan ekonomik ambargonun mucidi Spiers da bir dönem CIA'da analistlik yapmış seçkin diplomatlar arasındaydı. Yetiştirilme tarzı açısından önce İslam ülkelerinde gezdirilmiş, batı başkentlerinde önemli görevlerde bulunmuş ve nihayet Türkiye'ye atanmıştı. James Spain de uzun yıllar Hindistan, Afganistan ve Pakistan'da görev yaptıktan sefir olarak Ankara'ya gelmişti. Onun da biyografisinde, CIA'da analist olarak çalıştığı maddesi yer alıyordu. Hatta bir dönem CIA'da çalışmış olması Türkiye'ye atanacağı sırada ABD Kongresi'nde bazı sorunlar yaratmış, Şükrü Elekdağ'ın aracılığı ile konu Ankara'ya sordurulmuş, Ankara'nın bir sakınca görmediğini Washington'a bildirmesi üzerine Türkiye'ye gelmişti.66
Gazeteci-yazar Fehmi Koru da Mossad'ın Türkiye üzerinde planları olduğunu şöyle belirtiyor:
Mutlaka İsrail'in Türkiye üzerinde planları vardır. Türkiye'deki yönetim konusunda düşünceleri vardır. Bu amaçla da kendilerini güvenlikten yoksun amaçlı gelişmeleri hissedecekleri zaman ellerinden gelen bütün gücü ortaya koyarak Türkiye'nin alacağı biçimi etkilemeye çalışmaları normaldir. Bunu nasıl yapabilir? Bunu iki şekilde yapıyor İsrail. Bir, Mossad'ın çekirdek bir kadrosu var.. Vurucu timleri var. Bir günlüğüne Türkiye'ye gelip dönebilecek durumdadırlar. İsrail'den gelmesi İsrail'e dönmesi gerekmez. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelip oralara dönebilirler...
Demek ki iki şekilde yapabilir:
1. Kendi çok iyi yetişmiş elemanlarıyla... Vurucu tim de olabilir, istihbarat görevlileri de olabilir. Herhangi bir ülkeye gönderip hedef noktayı halledip dönerler.
2. Bir de kendi ülkemizin içerisinde onlarla işbirliği yapabilecek olan, kendi ırklarından olabilir bu, başka ırktan da olabilir.
Milliyet gazetesinde Yonca Özkaya, İsrail ve ABD'nin Türkiye üzerine son planını ele almıştı. Plan, Every Spy a Prince kitabının yazarı ve Mossad'ın sözcüsü Melman'ın imzasıyla çıkan haberden alıntı yapılarak aktarılıyor:
İran'a karşı Türkiye'yle birlikte hareket etmeyi planlayan ABD ve İsrail yetkililerinin Şubat ayı sonunda Washington'da "ABD, Türkiye ve İsrail'in Ortak Çıkarları" başlıklı bir belge hazırladığı bildirildi. İsrail gazetesi Haaretz'de 12 Mart'ta Yossi Melman imzasıyla çıkan "Türkiye Seçeneği Tekrar Gündemde" başlıklı makalede, Amerikalıların İran'a karşı bölgede bir karşı güç oluşturmak istendiğinden söz ediliyor. Melman'ın makalesi şöyle: "İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, önceki gün ABD'de Başkan Clinton ile bir araya geldi. Görüşmede ele alınan konular arasında 'Türkiye seçeneği'de yer alıyor. "Türkiye seçeneği" terimi, diplomasi ve Ortadoğu siyasi ilişkileri uzmanı Yahudi asıllı Amerikalı Profesör Nadav Safran'a ait. İsrail Dışışleri Bakanı Şimon Peres, geçen ay Washington'da Amerika'lı yetkililerle görüşürken Türkiye'ye bu konuda daha fazla destek olunması konuşuldu." 68
Türkiye'nin İsrail çıkarlarına paralel destek bulabileceği, 1986 Nisanı'nda Mehmet Altan'ın "Batı, Türkiye'nin nereye kadar kalkınmasını ister" sorusuna Süleyman Demirel'in verdiği cevapta da hissediliyordu:
Batı'nın Türkiye'ye karşı dış politikasını ayarlarken gözettiği iki husus vardır. Bir tanesi Türkiye'nin Yunanistan'ı ezecek güce sahip olmaması, diğeri de bir gün İsrail için tehlike teşkil edebilecek güce sahip olmamasıdır. Gerek İsrail gerek Yunanistan batı'nın karakollarıdır. Ayrı devletlerdir ama bunları Batı ile müşterek saymak lazımdır.
Batı ile karşılıklı menfaatler dendiği zaman, bizim menfaatimiz güçlenmek ve kuvvetlenmektir. Onların menfaati de, onların gayelerini aşan kuvvetlendirmeye mani olmaktır. Bütün mesele onların iradesine tabi olmadan güçlenip, kuvvetlenmeyi başarabilmektir.69
Türkiye-İsrail Askeri Anlaşması'yla Mossad'ın Türkiye içindeki etkinliği bir başka boyut kazandı. Wall Street Journal gazetesinin Amerikalı ve İsrailli yetkililere dayanarak verdiği haberde, Türkiye ile İsrail arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşmasının gizli maddelerinde Mossad'a Türkiye sınırları içinde eylem izni verildiği belirtildi. Gazetenin söz konusu anlaşma ile ilgili olarak yayınladığı gizli madde şöyledir: "İsrail ajanları özellikle İran ve Suriye ile ilgili olarak Türk toprakları üzerinde bilgi toplama operasyonları düzenleyecektir." Bu madde Mossad'a Türkiye sınırları içinde yasal olarak İran, Suriye, Filistin ve gerekli görürse tüm İslam ülkelerinin vatandaşlarını tutuklama yetkisi vermektedir. Filistinli üç üniversite öğrencisinin 21 Mayıs 1996 tarihinde ülkelerine dönmek için geldikleri Atatürk Havalimanı'nda Mossad ajanları tarafından gözaltına alınarak İsrail'e götürülmesi bu uygulamanın bir örneğidir.
Araştırmacı yazar Suat Parlar'da 20.500 kilometre karelik topraklarında nükleer deneme imkanı olmayan İsrail'in nükleer deneme için Türkiye'yi seçtiğini belirtir.
İsrail Genelkurmay Başkan Yardımcısı Matan Vilnai'nin temasları Türkiye-İsrail askeri işbirliği anlaşmasının sadece İsrail savaş uçaklarının Türk hava sahasında eğitim uçuşları yapmasıyla sınırlı olmadığını göstermiştir. Anlaşmaya göre Türkiye, sınırlarını İsrail savaş uçaklarına emanet edecektir.
İsrail ABD'nin de desteğiyle bölgede bir "Terör Devleti" olmaya devam etmektedir. Şii-sünni çatışması, Türk-Kürt, laik-antilaik ayrımı Mossad'ın Ortadoğu'da kullandığı böl ve parçala ilkesinin bir sonucu olarak sürekli körüklenmektedir. Sahte dinci örgütler, kontra terör örgütleri, izi bir türlü bulunamayan bombaların ve cinayetlerin arkasındaki asıl gücü gözardı etmek Türkiye'yi karanlıklara kendi elimizle itmekten başka birşey olmayacaktır.

80 Sonrası Gelişmeler
12 Eylül Darbesi gerçekleşmeden önce, başlarında Hahambaşı David Asseo olduğu halde, Türk Musevi Cemaati'nin yoğun bir propaganda faaliyetine tanık olmuştuk. O dönemde MSP'nin Genel Başkanı olan Necmettin Erbakan, yaptığı konuşmalarda anti-siyonist mesajlar veriyor, bu konuşmalar Ankara'daki Amerikan Askeri Yardım Dairesi mensuplarının Türk komutanlarla yaptıkları özel sohbetlerde tartışılıyordu. Türkiye'nin radikal islama kaydığı endişesi vardı.
Bu olaylar 12 Eylül'e 6 ay kala bir Musevi-Türk heyetinin Amerika'ya gitmesine yol açtı. Heyet, Türkiye'deki gidişatın cemaatleri için tehlike arzettiğini vurgulamış, gerekmesi halinde hızlı bir göç için yolun açık tutulması dileğinde bulunmuştu. Amerikan makamları, dünyanın her köşesindeki Musevi taleplerine hassas olduğundan Türkiye Musevileri'nin girişimi çabucak yanıt bulmuş, "göçün mümkün olabileceği, ancak buna gerek kalmayacağı umudunun korunduğu, bu yüzden acele edilmemesi gerektiği" konusunda cemaate telkinlerde bulunulmuştu.
12 Eylül'le birlikte Musevi cemaatinin göreceli bir rahatlamaya kavuştuğu Hahambaşı David Aseo'nun Milli Güvenlik Konseyi'ne çektiği bir telgrafta "Türk Musevileri askeri yönetim altında kendilerini huzurlu hissediyor" demesinden belli olmuştu...
Yahudi Lobisi'nin önde gelen isimlerinden Brzezinski'nin ifadelerinde de 12 Eylül'ün perde arkasında kalan gizli "galiplerine" göndermeler vardı. Brzezinski şunları söylüyordu:
İran'da meydana gelen devrim Başkan Carter'ın huzurunda tartışılırken ben Türkiye'de bir siyasal değişikliğin harekete geçmesi gerektiğini ifade ettikten sonra, Türkiye'de Brezilya'da olduğu gibi bir askeri idareninki, zamanla sivil idareye dönüşmektedir, en iyi çare olduğunu savundum.
12 Eylül dönemindeki ABD Büyükelçileri de sadece CIA'nın ünlü analistleri değil aynı zamanda Cosmos Kulüp gibi üst düzey mason localarına da üye olan şahıslardı. Massachusetts Avenue 2121 numaradaki Cosmos Kulüp Washington'un elit yerlerinden birisiydi. Yıllık aidatı 4 bin dolar olan klübe üye olmak için zengin olmak yetmiyor, zenginliği bir özel ilgi alanı ile, ama mutlaka süslemek gerekiyordu. Briç masalarında III. Dünya Ülkelerinin kaderlerinin konuşulduğu klübe, ne kadar süslenirlerse süslensinler, kadınların girmesi mümkün değildi. Eğer mümkün olsa 150 yıllık maun kapısının üzerinde "Kadınlar Giremez" yazmazdı.
12 Eylül döneminin ABD Büyükelçisi James Spain de Cosmos Kulübün üyeleri arasındaydı. James Spain, Commer, Paul Henze gibi tanıdık isimler Rand Corporation'in araştırma konseyinde askeri stratejistti.
Tüm bunları niye anlatıyoruz? Mossad'ın ve dolayısıyla İsrail'in stratejik çıkarları konusunda başka ülkelerin içişlerine karıştığı, yöneticileri manipüle ettiği ve suikast, bombalama ya da provakasyon gibi eylemleri düzenlediği bilinen bir gerçek. Ancak bunları nasıl yapıyor? Doğrudan eylem planı yaptığında hemen hemen tüm gizli servisler operasyonlarını iki ya da üç "taşeron" üzerinden gerçekleştirirler. Böylece operasyonun herhangi bir aşamasında piyonlardan biri yakalanacak olursa kimse gerçek "patrol"la arasında bağlantı kuramayacaktır. Ancak gizli servislerin kullandığı bir diğer yöntem de bir ülkedeki mevcut yapıyı ajite ederek, ya da yepyeni bir yapı oluşmasını sağlayarak bu yapının sonuçta kendi istedikleri sisteme dönmesini sağlamaktır. İsrail'in bekaasına zarar verebilecek siyasi bir gidiş herşekilde durdurulmalıdır. Bu yüzden Mossad, o ülkede bir yandan yeraltı faaliyetleri yürütürken, diğer yandan da kendi yandaşları olan yöneticiler, politikacılar, başkanlar göndererek, ya da ülkede bulunanları kullanarak gerekli altyapıyı oluşturmaya çalışır. Burada anlatılan ve örnekleri verilen tüm bağlantılar da bunun kanıtıdır.
İşte Türkiye'de de 1980'den itibaren bu faaliyetler büyük ivme kazanmıştır.
İran'ın başını çektiği bir grup Arap ülkesinin her yıl İsrail'in Birleşmiş Milletler'de temsil edilmesinin yasaklanmasına ilişkin önerisine "çekimser" oy veren Türkiye 1989 yılında ilk kez "hayır" oyu verdi. Bu karardan önce Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz'ın New York'ta American Jewish Committee üyesi George Gruen ile yaptığı görüşmede Türkiye'nin alacağı tavrı muhatabına bildirmişti.
Hiram Abas değerli bir Ortadoğu uzmanıydı. Ölümünden bir yıl önce 6 eylül 1989 tarihli raporunda ABD'nin Ortadoğu politikasını tahlil ederken Türkiye'nin Ortadoğu'daki gelişmeleri yakından ve dikkatle izlemesi gerektiğini düşünüyordu. Hiram Abas raporunda şöyle diyordu:
Amerika'nın Kissinger devri döneminden itibaren bir Ortadoğu planı mevcuttur ve Amerika'nın politik, ekonomik yönden bölgeye hakim olabilmesini hedeflemektedir. Bu plana göre:
1. Bölgede Amerika'nın jandarmalığını yapacak olan İsrail, büyük İsrail planına uygun vaziyette Fırat-Nil nehirleri arasındaki sahada hakim ve etkili duruma girmelidir.
2. Bölgedeki Alevi, Sünni, Hıristiyan toplumları, Ermeniler, Kürtler, ekalliyetler kullanılarak, bölünerek, plana karşı gücü meydana getirebilecek devletler zayıflatılmalı ve iç problemleri ile uğraşır duruma sokulmalıdır.
3. Filistin davasını ortadan kaldırmak için, Lübnan bölünmeli ve topraklarının güney bölümü üzerinde bir Filistin iskanı imkanı sağlanmalıdır.
4. İsrail ve Suriye arasındaki Golan problemini çözüme ulaştırmak yönünden Lübnan'ın büyük bir bölgesinin Suriye'ye verilmesi gerekmektedir.
5. Suriye Lübnan'da olaylara batmış Amerika ile işbirliği içerisinde tam görülmüş ve diğer İslam ülkelerinin tepkisini çekmiş, zayıflamıştır. PKK'yı desteklemesi muvacehesinde Türkiye'nin çok sert şekilde üzerine gitmesi mümkündür. Tepki gösterebilmesi imkanına sahip bulunmamaktadır.
6. Lübnan'daki gelişmeleri Türkiye yakinen takip etmelidir. Ortadoğudaki politik gelişmelerin ve değişimlerin en iyi takip edilebileceği saha Lübnan'dır. Sahada istihbarat olanaklarımız üst seviyede götürülmelidir.
Hiram Abas'ın dikkat çektiği "Büyük İsrail Planı"nın alanen konuşulması bazı kesimleri öylesine rahatsız etmişti ki Abas hakkında bu dönemde yoğun karalama kampanyaları yapılmaya başlandı.
Irak Kuveyt'i işgal etmiş, Türkiye için yeni ve aktif bir dış politika devri başlamıştı. Ölümünden 35 gün önce Hiram Abas 21 Ağustos 1990 tarihinde Körfez Krizi ile ilgili bir rapor yazarak Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a sundu. Raporunda bağımsız enformasyondan bahsettiği bölüm dikkat çekiciydi:
Günümüzde televizyon ve basın ajansları her büyük olayı anında dünyanın her tarafına duyurmakta ve dolayısıyla olayların takibinde belki de Dışişleri Bakanlığı ve diğer dış örgütlerin önüne geçebilmektedirler. Ancak dış basın ve yayın büyük ölçüde Amerika ve İsrail kontrolündedir. Dolayısıyla bu bilgileri milli kaynaklarımıza tetkik edecek bir seviyeye ulaşamazsak, dezinformasyona maruz kalmamız tehlikesi ortaya çıkmaktadır.76
İsrail'in basını yönlendirmesi konusundaki teşhisleri dikkatlerin bir kez daha Abas'a çevrilmesine sebep oldu. Bu arada Abas boş durmuyor Emeç ve Aksoy cinayetlerinin dış gizli servislerle olan ilişkisini çözmeye uğraşıyordu.
Hiram Abas, Emeç ve Aksoy cinayetlerinin arkasında kimlerin olduğunu tesbite çalışıyor, "bu suikastler ayrı örgütlerin de faaliyetleri olsa, arkasında yabancı devlet ve planlama desteği olup, olmadığı hususlarının öğrenilmesi lüzumludur. Çünkü sonuç ve güdüler, gayenin Türkiye'nin stabilitesini bozmak olduğunu düşündürmektedir" diyordu.
Bu hayati raporlar Hiram Abas'ın son raporları oldular. Hiram Abas sol taşaron örgütlerden biri tarafından 26 Eylül 1990 tarihinde öldürüldü. Gladio'nun sol kanadının temsilcisi olan bu örgüt rakip sol grupları ihbar etmesi ve mafyayla ve uyuşturucu satıcılarıyla yakın temaslarıyla tanınmış bir oluşumdu.
Stratejik doğrultusu önemli yanıltmalarla değiştirilen Türkiye Eylül 1992'de yıllardır kapalı olan Kudüs Başkonsolosluğu'nu da hizmete açtı.
Bundan sonra iki ülke arasındaki işbirliği askeri işbirliği anlaşmasının imzalanması noktasına kadar vardı.

Mossad'ın ABD'li Dostu Abramowitz
Mossad'ın Türkiye faaliyetleri değerlendirilirken unutulmaması gereken bir isim de ABD'nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz'dir. Abramowitz, ABD-Çin istihbarat işbirliğinin mimarlarından ve CIA ile Amerikan Dışişleri'nin eski koordinatörlerindendir. Bulunduğu ülkelerde "karıştırıcı" faaliyetlerde bulunduğu, birçok Üçüncü Dünya ülkesindeki akıl almaz işlerde parmak izi bıraktığı söylenmektedir. Tecrübeli büyükelçi Türkiye'deki ilk yılında, "demokrat adam" imajı yaratmak dışarda pek önemli bir faaliyette bulunmamıştı. Veya bulunmuştu da kimsenin ruhu duymadı. Zaten asıl korku da buydu. NATO ve istihbarat uzmanları da Abramowitz'i yakından tanıyorlar, "siz onu yakından takip edin. Hiç kuşkusuz bulutlar dağılınca Güneydoğu'ya gidecektir" diyorlardı.
Abramowitz Türkiye'ye büyükelçi olarak atanmadan önce, yollanılması düşünülen bütün ülkelerden reddedilmişti. Mısır, Malezya ve Pakistan, bu şahsın ülkelerine büyükelçi oalarak atanmasına karşı çıkmışlardı. Her üç ülkenin de Washington'a bildirdikleri gerekçe şuydu: "Bahse konu olan kişi CIA ajanıdır. Görev yaptığı ülkelerin içişlerine karışmayı alışkanlık haline getirmiştir. İstemiyoruz."
Mossad ajanı olarak da kabul edilen Yahudi Abramowitz'in ABD'nin Türkiye Büyükelçisi olduktan sonra 1989 yılında ilk özel ziyaretini Jak Kamhi'ye yapması ise oldukça düşündürücüydü. Abramowitz, ABD'nin kontrgerilla örgütlenmesinde önde gelen kuruluşu AID ile TOBB arasında da bir anlaşmanın öncülüğünü yapmıştı.
1989 yılında AID'in Türkiye'nin önde gelen özel sektör kuruluşlarıyla işbirliği yapacağı açıklanmıştı. Hatta ABD Büyükelçisi Abramowitz ile TOBB Başkanı Ali Coşkun'un imzaladıkları bir de anlaşma parafe edilmişti. Anlaşmanın imzalanmasından bir hafta önce Ali Coşkun "bu uzman kuruluşun bilgi birikiminden yararlanacağız" diye demeç vermişti.
Türkiye'den ayrıldıktan sonra Clinton yönetiminde de önemli bir konuma gelen Abramowitz'in Çekiç Güç konusunda da ilginç fikirleri vardı. Ona göre Çekiç Güç, Türkiye için herhangi bir karar konusu olamazdı. Bu ideolojik bir meseleydi. Çekiç Güç'ün muhafazası Türkiye'nin Batı ile kurduğu bağları simgeliyordu. Bu ideolojik simgenin ülkeden uzaklaştırılması, Türkiye'nin tercihini Batı'dan yana değil, Üçüncü Dünya'dan yana yapması olarak algılanacaktı.
Takvimler 7 Mart 1993'ü gösterdiğinde, Abramowitz ani bir ziyaretle Türkiye'ye gelmiştir. Bu ziyaretin sebebi olarak Carnegie Vakfı'nın yayımladığı dergide bir yazı yazacağını, ve bunun için eski dostlarını görmeye geldiğini açıklar. Abramowitz'in Türkiye'ye gelirken belirlenen misyonu, ABD-İsrail-Türkiye üçgenini güçlendirerek Ortadoğu'da Amerikan hegemonyasını pekiştirmektir.81 Aynı zamanda Türkiye'de islamın gelişimi hakkında inceleme yapmak üzere teşrif etmiştir ve bu gelimeden duyduğu kaygıyı dile getirerek konunun acilen çözülmesini ister. Ziyareti sırasında Erbil ve Zaho'ya da gitmiş ve buralarda 10 gün geçirmiştir. Kürt sorununda ani manevralar dönemi de bu ziyaretin hemen arkasından gerçekleşmiştir. PKK lideri barış taaruzuna geçer, hem de bir profesyonelin kaleme aldığı hemen anlaşılan bir bildiriyi ve stratejiyi açıklayarak...
Öte yandan, Abramowitz, ABD'nin önde gelen "think tank"larından Carnegie Vakfı'nın da başkanıydı. Kurumun amacı, Amerikan Devleti için fikir ve proje üretmekti. İlgi alanı ise genellikle askeri, siyasi ve ekonomik konulardı.
Abramowitz, aynı zamanda ABD'de "208 numaralı komite" üyesiydi. Komite ABD'nin Üçüncü Dünya Ülkeleri'ndeki operasyonlarıyla yakından ilgileniyor, bu ülkelerde gizli veya açık ilişkiler kurup, çalışmalar yürütüyordu.
Ferit İlsever'in de dediği gibi, bütün bu gelişmeler içinde net bir biçimde ortaya çıkan gerçek şudur: ABD Ortadoğu'da "Yeni Dünya Düzeni"ni halkları birbine düşman ederek, kan akıtarak kurmaktadır. Abramowitz'in "barış" ve "insan hakları" şovlarının ardında bölge halkları için yeni tuzaklar yatmaktadır. Kafkaslar'da, Balkanlar'da ve dünyanın en hareketli bölgelerinde de aynı senaryo uygulanmaktadır. Bugün hiçbir ulusal sorun, ABD'ye karşı net tavır almadan çözülemez. Ulusların ve halkların esenliği anti-emperyalizmden geçmektedir.